MEDENÎ KANUNUN ZAMAN BAKIMINDAN UYGULANMASI*

 

Sayın başkan, değerli meslektaşlarım, kıymetli misafirler;

Bilindiği gibi uzun zamandır hazırlık çalışmaları devam eden yeni Türk Medenî Kanunu 1 Ocak 2002 tarihinde yürürlüğe girmiş ve aynı tarihte 1926 yılından beri yürürlükte bulunan 743 sayılı Türk Medenî Kanunu yürürlükten kaldırılmıştır.

Medenî Kanun gibi temel kanunların değiştirilmesi oldukça zordur. Yapılan değişiklikler toplumun her kesimini etkiler. Yeni kanun ne kadar iyi olursa olsun, bu değişikliğin bir takım olumsuz sonuçları da olabilir. Özellikle kanun yürürlüğe girdikten sonraki ilk birkaç yıl (ki bu süre daha uzun da olabilir) bir geçiş süreci yaşanır. Bu süreçte yeni kanunun uygulanmasından kaynaklanan bazı sorunların yaşanması da kaçınılmazdır.

Bu sorunlardan bir tanesi de, yeni kanunun zaman bakımından uygulanması ile ilgilidir. Kanunlar yürürlüğe girdikleri andan itibaren ortaya çıkan olay ve hukukî ilişkilere uygulanırlar. Dolayısıyla kural olarak geçmişe yürümezler. Yürürlükten kalkan kanunlar ise artık etkilerini kaybederler ve yeni ortaya çıkan olaylara ve hukukî ilişkilere uygulanmazlar. Bununla beraber, çeşitli sebeplerle bazen yeni kanunun daha önce ortaya çıkmış olaylara ve hukukî ilişkilere uygulanması sözkonusu olabilir. Bazen de eski kanun yürürlükten kalktığı halde, bazı hükümleri uygulanmaya devam edebilir. İşte bu noktada karşımıza, yeni Türk Medenî Kanununun hangi durumlarda geçmişe yürüyeceği, yürürlükten kaldırılan 743 sayılı Türk Medenî Kanununun ise hangi olay ve ilişkilere daha ne kadar uygulanacağı sorusu çıkmaktadır.

Biz burada bu soruları cevaplandırmaya çalışacağız. Ancak asıl konumuz olan “Medenî Kanunun Zaman Bakımından Uygulanması” meselesine geçmeden önce, önemli gördüğüm bazı hususlara temas etmek ve uygulamanın içinde olan siz değerli meslektaşlarımı bir-iki konuda uyarmak istiyorum.

Bilindiği gibi, yeni Türk Medenî Kanunu’nun hazırlık aşamasında en çok tartışılan konulardan bir tanesi de eski Kanunun madde numaralarının değiştirilmesinin doğru olup olmadığıydı. Bilim çevrelerinde eski Kanunun madde numaralarının muhafaza edilerek yeni getirilen düzenlemelerin harflerle ifade edilmesinin doğru olacağı yönündeki görüşler sıklıkla dile getirildi. Fakat bu görüş Kanun koyucu tarafından kabul edilmedi ve Kanunun sistemi baştan aşağı değiştirildi. Böylece, sayısı, tarihi ve madde numaralarıyla, eski Kanundan oldukça farklı yeni bir Kanun vücuda getirildi. Bu düzenleme ilk bakışta, yeni Kanunun eskisinden tamamen bağımsız olduğu yönünde bir görüntünün ortaya çıkmasına sebep olsa da durum böyle değildir. Eski Medenî Kanunumuzun hükümlerinin büyük bir çoğunluğu aynen muhafaza edilmiş, sadece dil değişikliği ile yetinilmiştir. Diğer bir deyişle, eskiden var olan pek çok hüküm hâlâ yürürlüktedir. Bununla beraber, bazı hükümler yeni Medenî Kanuna alınmamış, bazılarında ise bir kısım değişiklikler yapılmıştır.

İşte, madde numaralarının değiştirilmesiyle birlikte bu noktada karşımıza önemli bir sorun daha çıkmaktadır. Acaba hangi hükümler aynen muhafaza edilmiş, hangileri yeni Medenî Kanuna alınmamış, hangileri ne ölçüde, nasıl değiştirilmiştir?

Elimize gerekçeli ya da karşılaştırmalı bir Kanun alarak bu sorunun cevabını kolayca bulabileceğimizi düşünebiliriz. Ancak bu düşünce tarzı bizi yanlış sonuçlara götürebilir. Çünkü pek çok değişikliğe gerekçede temas edilmemiştir. Hatta bazı maddelerin gerekçelerinde “hüküm değişikliği yapılmamıştır” denildiği halde, esaslı değişiklikler yapıldığını görmekteyiz.

Örneğin, eMK. m. 793’e göre, Devletin katkısı olmaksızın iyileştirilen (ıslah edilen) arazi üzerinde, iyileştirme masrafları için kurulan öncelikli bir ipotek hakkı varsa, borcun, her yıl yüzde beşten az olmamak üzere senevî taksitlerle ödenebileceği, rehin hakkının, alacak ya da senevî taksitlerin muaccel olduğu tarihten itibaren üç sene sonra sona ereceği ve sonra gelen alacaklıların sıralarına göre öne geçecekleri öngörülmüştü. Bu hükme göre borcun en geç yirmi yılda ödenmesi gerekiyordu. Yeni Medenî Kanun’un 878. maddesinde ise “yüzde beş” yerine “beş yıl” denilmektedir. Bu durumda artık borcun yirmi yılda ödenmesi imkânı kalmamıştır. Ayrıca eMK. m. 793’deki, rehin hakkının sona ermesi için öngörülen üç senelik süre, yeni MK.’nun 878. maddesinde beş yıla çıkarılmıştır.

Görüldüğü gibi, yeni Kanun, eskisine göre, sürelerle ilgili esaslı bir değişiklik içermektedir. Fakat gerekçede buna hiç temas edilmemiştir.

Bir başka örnek, yeni Medenî Kanunun 535. maddesidir. Bu madde, eski MK.’nun 482. maddesinin karşılığıdır. Eski Medenî Kanunun 482. maddesi, okuma yazma bilmeyenlerin yapacağı resmî vasiyetnameyi düzenliyor ve “okuyup yazamayan vasiyetçi” başlığını taşıyordu. Doktrinde, okuma yazma bilenlerin de, okuma yazma bilmeyenler gibi bu hükme göre vasiyetname yapıp yapamayacağı tartışılıyordu. Hâkim görüş bu durumda olanların da okuma yazma bilmeyenler gibi vasiyetname yapabileceği yolundaydı. Kanun koyucu bu hükmü, hâkim görüş doğrultusunda değiştirmek istemiştir. Bu sonucu MK. m. 535’in gerekçesinden çıkarmak mümkündür. Madde başlığı da bu düşünceyi doğrulamaktadır. Zira eMK. m. 482’nin başlığı “Okuyup yazamayan vasiyetçi” şeklinde iken, yeni MK. m. 535’in başlığı “Mirasbırakan tarafından okunmaksızın ve imzalanmaksızın düzenleme” şeklindedir. Fakat maddenin metni farklıdır. 535. maddenin ilk fıkrası, “Mirasbırakan vasiyetnameyi bizzat okuyamaz veya imzalayamazsa.....” şeklinde başlamaktadır. Madde metninden, okumak veya imzalamak istemeyenlerin değil, okuyamayan ya da imzalayamayanların bu yola müracaat edebilecekleri sonucu çıkmaktadır. Yani madde başlığı ile metin çelişmektedir. Çelişki bununla da bitmemektedir. Madde gerekçesinde, birinci fıkranın kenar başlığına uygun olarak yeniden kaleme alındığı, “Okuyamama ve imza edememe” yerine, “bizzat okumaz veya okuyamazsa ve bizzat imzalamaz veya imzalayamazsa” ifadesi kullanılmıştır denilmektedir. Oysa madde metni gerekçede yazıldığı gibi de değildir. Maddenin başlığı, metni ve gerekçesi birbiriyle çelişmektedir.

Bu konuda daha pek çok örnek verilebilir. Ancak süreyi aşmamak için bu kadarını yeterli görüyoruz. Bu iki örnekten de anlaşılacağı gibi gerekçeye bakmak suretiyle nerede ne gibi değişikliklerin yapıldığını tespit etmek her zaman mümkün değildir.

Madde numaralarının değiştirilmesiyle birlikte ortaya çıkan bir başka sorun ise kaldırılan hükümlerin tespitinde yaşanacak olan güçlüklerdir. Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, eski Medenî Kanunun bazı hükümleri bilinçli olarak yeni Medenî kanuna alınmamıştır. Örneğin, eMK. m. 152/I’de “Koca birliğin reisidir” denilmekteydi. Bu hükmün karşılığı yeni Medenî Kanun’un 186. maddesidir. Bu madde incelendiğinde reisliğin kaldırıldığı açıkça görülmektedir. Nitekim gerekçede de bu husus vurgulanmıştır.

Bu tespiti yapmak zor değildir. Çünkü eMK. m. 152, Kanunun “Evlenmenin Umumî Hükümleri” başlığını taşıyan beşinci babında bulunuyordu ve karı – kocanın hakları ve vazifelerini düzenleyen maddenin hemen arkasında yer alıyordu. Yeni Medenî Kanun’un bu konuyu düzenleyen 186. maddesi de aynı şekilde, “Evliliğin Genel hükümleri” bölümünde bulunmaktadır ve eşlerin hak ve yükümlülüklerini düzenleyen maddeden sonra gelmektedir.

Oysa bazı maddeler, eski Kanunda bulundukları yerde değildir. Bu nedenle, olması gereken yerde bulunamayan bir maddenin kaldırılmış olduğu zannedilebilir. Örneğin, eMK. m. 610, ailesiyle birlikte yaşayan ve açıkça feragat etmeksizin gelir ya da emeğini aileye tahsis etmiş olan reşit çocuğun alacağını düzenliyordu. Bu madde, Kanunun “Mirasta İade” başlığını taşıyan üçüncü faslının hemen sonunda, “Taksimin Hitamı ve Hükümleri” başlığını taşıyan Dördüncü Fasıldan önce bulunuyordu. Yeni Medenî Kanunun aynı konuyu, “Mirasta Denkleştirme” şeklinde düzenleyen üçüncü ayırımına baktığımız zaman bu maddeyi bulamıyoruz. Üçüncü ayırım, eMK. m. 609’a karşılık gelen 675. madde ile bitmekte ve Dördüncü Ayırım, eMK. m. 611’e karşılık gelen 676. madde ile başlamaktadır. Bu durumda, ikisi arasında bulunması geren eMK. m. 610’nun yeni Kanun’a alınmadığı düşünülebilir. Fakat durum böyle değildir. eMK. m. 610 hükmü, yeni Medenî Kanun’un, “Mirasın Paylaşılması” başlığını taşıyan Üçüncü Bölümünün, “Paylaşımdan Önce Miras Ortaklığı” başlığını taşıyan Birinci Ayırımında yer alan 641. maddeye, ikinci fıkra olarak eklenmiştir. Ayrıca hüküm değişikliği de yapılarak, eskiden reşit çocuğa tanınan tazminat talep etme hakkı, torunlara da tanınmıştır.

Görüldüğü gibi, bir maddenin bulunması gereken yere bakarak yeni Kanunda olup olmadığını tespit etmeye çalışmak da son derece yanıltıcı olabilmektedir.

Bu açıklamalardan sonra, asıl konumuz olan Medenî Kanun’un zaman bakımından uygulanması konusuna dönmek istiyorum.

Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, yeni Medenî Kanunun yürürlüğe girmesiyle birlikte, bu Kanunun hangi olay ve ilişkilere uygulanıp hangilerine uygulanmayacağı, eski Kanunun ise etkisini devam ettirip ettirmeyeceği sorusu ile karşı karşıya gelmiş bulunuyoruz.

Bu soruyu hukukun genel ilkeleri ve yeni Medenî Kanunun yürürlüğünü düzenleyen Türk Medenî Kanunu’nun Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun (kısaca Yürürlük Kanunu) çerçevesinde cevaplandırmak gerekir.

Eski Kanunun etkisini yeni Kanun döneminde de devam ettirip ettirmeyeceği sorusu gündeme geldiğinde, karşımıza öncelikle kazanılmış haklar konusu çıkmaktadır.

Bilindiği gibi medenî hukuk alanında kazanılmış haklara saygı esastır. Bu nedenle yeni Kanun kazanılmış haklara dokunmaz ve bu konuda eski Kanunun etkileri devam eder. Nitekim Yürürlük Kanununun 1. maddesinde, “Türk Medenî Kanunu’nun yürürlüğe girdiği tarihten önceki olayların hukukû sonuçlarına, bu olaylar hangi kanun yürürlükte iken gerçekleşmişse kural olarak o kanun hükümleri uygulanır” denilmek suretiyle, bu husus açıklığa kavuşturulmuştur.

İkinci fıkrada da aynı şekilde, “Türk Medenî Kanununun yürürlüğe girdiği tarihten önce yapılmış olan işlemlerin hukuken bağlayıcı olup olmadıkları ve sonuçları, bu tarihten sonra dahi, yapıldıkları sırada yürürlükte bulunan kanunlara göre belirlenir” denilmek suretiyle, hukukî işlemler alanında da aynı ilkenin geçerli olduğu vurgulanmıştır.

Hükme göre, eski Kanun zamanında gerçekleşmiş olaylara kural olarak eski Kanun hükümleri uygulanmaya devam edilecektir. Hukukî işlemlerin geçerli olup olmadıkları da eski Kanun hükümlerine göre belirlenecektir.

Örneğin, ölüm olayı eski Kanun döneminde gerçekleşmiş ve bu dönemde miras açılmışsa, mahfuz hisseler (saklı paylar) eski Kanuna göre belirlenir. Miras, ölüm olayından elli yıl sonra da paylaşılsa durum değişmez. Hâkim, elli yıl önce yürürlükte olan Kanuna göre karar vermek durumundadır. Nitekim, yeni Medenî kanun bu alanda önemli değişiklikler yapmış ve mahfuz hisse oranlarını eski Kanuna göre farklı belirlemiştir. Örneğin, altsoyun saklı payı, eMK. m. 453’e göre kanunî miras hakkının dörtte üçü iken, yeni MK. m. 506’ya göre yarısıdır. Görüldüğü gibi yeni Kanun, altsoyun mahfuz hissesini dörtte bir oranında azaltmıştır. Bu durumda, ölüm eski Kanun zamanında gerçekleşmişse, miras yeni Kanun döneminde paylaşılsa bile altsoyun mahfuz hissesi dörtte üç olarak hesaplanacaktır. Murisin yaptığı ölüme bağlı tasarruf eski Kanuna göre mahfuz hisseyi ihlâl ediyorsa, yeni Kanuna göre tasarruf özgürlüğü içinde kalsa bile tenkise tabi olacaktır.

Bununla beraber, eski Kanun döneminde sahip olunan her hak kazanılmış hak değildir. Çünkü kazanılmış hak, bir hukuk kuralı yürürlükteyken, kişilerin, o kurala uygun bir biçimde bütün sonuçları ile edindikleri haklardır. Bu nedenle, eski Kanun zamanında bütün sonuçları ile elde edilmemiş haklar kazanılmış hak sayılmazlar. Örneğin, 743 sayılı Medenî Kanuna göre ana babanın çocuk üzerinde tedip hakkı vardı (m. 267). Tedip hakkına ilişkin hüküm yeni MK.’na alınmamıştır. bu durumda, eski MK. yürürlükte iken çocuk sahibi olan kişilerin bu konuda bir kazanılmış haklarının varlığından söz edilemez. Bunun gibi, eMK. m. 29/II’ye göre, cinsiyetini değiştiren bir kimse evli bile olsa cinsiyet değişikliğinin nüfus kütüğüne tescilini talep edebilirdi. Yeni Medenî Kanunumuzun 40. maddesi cinsiyet değişikliğini bazı şartlara bağlamıştır. Bu şartlardan bir tanesi de evli olmamaktır. Buna göre, Eski Kanun zamanında cinsiyetini değiştiren fakat nüfus kütüğünde gerekli değişikliği yaptırmayan evli bir kimse, artık böyle bir talepte bulunamayacaktır. Çünkü eski Kanun zamanında bu hakkını kullanmamıştır. Fakat eski Kanun zamanında nüfus kütüğünde gerekli düzeltme yapılmışsa, bu kişi evli de olsa bir kazanılmış hak vardır ve bu değişiklik yeni Kanun zamanında da geçerlidir.

Beklenen haklar alanında da aynı durum sözkonusudur (Yürürlük Kanunu m. 5). Beklenen haklar, eski kanun zamanında henüz kazanılmamış, fakat kazanılması ümit edilen haklardır. Bu tür haklar yeni Kanun hükümlerine tabidir.

Örneğin, eski kanun zamanında nişanlanan 15 yaşındaki bir kız evlenme hazırlıkları yaparken yeni Kanun yürürlüğe girmişse, evlenebilmek için iki yıl daha beklemek zorundadır. Çünkü yeni Kanun evlenme yaşını onyediye çıkarmıştır (m. 124).

Eski Kanun döneminde eşlerin, diğer eşin rızasıyla tek başlarına evlât edinmesi mümkündü (eMK. m. 255/I). Yeni Medenî Kanun ise evli kişilerin ancak birlikte evlât edinebileceklerini öngörmüştür (m. 306). Buna göre, eski Kanun döneminde, eşinin de rızasını alarak bir çocuğu tek başına evlât edinmek isteyen bir kimse, bütün hazırlıkları tamamlayıp işlemin son aşamasına geldikten sonra ve fakat henüz işlem tamamlanmadan önce kanun değişmişse, artık bu çocuğu tek başına evlât edinemez. Eğer eşi birlikte evlât edinmeye karşı çıkarsa, çocuğun evlât edinilmesi artık mümkün değildir. Çünkü işlem eski Kanun yürürlükteyken tamamlanmadığı için ortada bir kazanılmış hak bulunmamaktadır. Fakat tamamlansaydı kazanılmış hak sözkonusu olur ve işlem geçerli olurdu.

Yürürlük Kanununun 1. maddesinin II. fıkrası gereğince, eski Kanun döneminde yapılan işlemlerin geçerliliği de yine eski Kanun hükümlerine göre belirlenir. Bu nedenle, eski Kanun yürürlükteyken yapılan ve geçersiz olan işlemler, yeni Kanun döneminde de geçersizdir.

Örneğin, eMK. m. 121’e göre, evlâtlık ile evlât edinen yasak olmasına rağmen evlenirlerse, evlilik geçerli olur. Fakat evlât edinme ilişkisi ortadan kalkar. Eski Medenî Kanun’un, evlenme ile evlâtlık ilişkisinin sona ereceğine ilişkin bu hükmü yeni Medenî Kanun’a alınmamıştır. Buna göre, yeni Medenî Kanun’a göre evlilik bâtıl (m. 129/3) fakat evlâtlık ilişkisi geçerlidir. Bu durumda, eski Medenî Kanun yürürlükte iken evlâtlık ile evlât edinen evlenmişse, evlât edinme işlemi ortadan kalkmış olur. Bu durumda yeni Medenî Kanuna göre de bu ilişkinin sona erdiğini kabul etmek gerekir. Evlilik ilişkisine gelince, eski Kanuna göre geçerli olan evlilik (m. 121), yeni Kanun döneminde de geçerlidir. Yeni Kanunun bu evliliği bâtıl sayması (m. 129/3; m. 145/4) sonucu değiştirmez.

Bunun gibi, eMK. m. 173/II’ye göre, evliliğin devamı esnasında yapılan evlenme mukavelesinin geçerli olabilmesi için hâkimin onayı gerekiyordu. Yeni Medenî Kanun onay şartını aramamaktadır (m. 193, 203, 205). Buna göre, eski Medenî Kanun yürürlükte iken eşlerin yapmış oldukları mal rejimine ilişkin sözleşmeyi hâkim onaylamamışsa, bu sözleşme geçersizdir. Yeni Kanunun onay şartını aramaması, geçersiz olan sözleşmeyi geçerli hale getirmez.

Eksik ve iptal edilebilir işlemler bakımından da durum farklı değildir. Eski Kanun döneminde eksik olan bir işlem, eğer bu eksiklik tamamlanmamışsa, yeni Kanun yürürlüğe girdikten sonra da eksik olarak kalmaya devam eder. Örneğin, eMK. m. 154 ve 155’ e göre temsil yetkisi olmayan karının yaptığı işlemler, koca tarafından icazet verilinceye kadar eksik işlemlerdir. Fakat yeni medenî Kanun, kadına da erkekle eşit bir biçimde evlilik birliğini temsil etme yetkisini vermiş ve kadının yaptığı işlemleri erkeğin onayına bağlı olmaktan çıkarmıştır (m. 188). Eski Kanun döneminde böyle bir işlem yapılmış fakat henüz icazet verilmeden yeni Kanun yürürlüğe girmişse, yeni Kanunun yürürlüğe girmesi bu işlemi kendiliğinden geçerli hale getirmez (Yürürlük kanunu m. 1/II). Ancak diğer eşin (kocanın) rızası ile eksiklik tamamlanır ve geçerli hale gelir. Bununla beraber, yeni Kanun kadına tek başına evlilik birliğini temsil etme yetkisini verdiği için, kocasının rızasını alamayan kadın dilerse bu işlemi, yeni Kanun yürürlüğe girdikten sonra rızaya gerek olmaksızın tekrar yapma imkânına sahiptir.

İptal edilebilir işlemlere de el yazılı vasiyetnameyi örnek verebiliriz.

Eski Medenî Kanunumuzun 485. maddesine göre el yazılı vasiyetnamenin geçerli olabilmesi için, tarih ve mahal hanesi de dahil olmak üzere, baştan sona ilgilinin el yazısı ile yazılması gerekiyordu. Dolayısıyla, düzenleme yerinin bulunmaması ya da el yazısı ile yazılmaması bir iptal sebebiydi. Fakat yeni Medenî Kanun’un 538. maddesine göre el yazılı vasiyetnamenin geçerli sayılabilmesi için mahal hanesinin bulunmasına gerek yoktur. Yani mahal hanesinin olmaması bir iptal sebebi olmaktan çıkarılmıştır. Bununla beraber, hukukî işlemlerin geçerlilikleri yapıldıkları zamandaki yürürlükte olan kanun hükümlerine göre belirlendiğinden, eski Medenî Kanun zamanında açılan bir miras sözkonusu olduğunda, eğer vasiyetnamede mahal hanesi yoksa, bu vasiyetname sebebiyle zarar gören kimseler, vasiyetnamenin iptalini talep edebileceklerdir.

Buraya kadar yapmış olduğumuz açıklamalardan da anlaşılacağı gibi, yeni Kanun yürürlüğe girdiği andan itibaren cereyan eden olaylara ve ilişkilere uygulanmaktadır. Eski kanun zamanında meydana gelen olaylar ve ilişkiler kural olarak gerçekleştikleri anda yürürlükte olan kanun hükümlerine tabidir. Eski kanun yürürlükten kalksa da, kazanılmış haklar sözkonusu olduğunda, yeni kanun yürürlüğe girdikten sonra dahi eski kanun hükümleri uygulanmaya devam eder.

Bununla beraber, bazı istisnai hallerde yeni kanun geçmişe yürür. Yani yürürlüğe girmeden önce meydana gelen olaylara ve kurulan hukukî ilişkilere de uygulanır. Bu istisnalar, kamu düzeni, genel ahlâk ve emredici hükümlerden kaynaklanan istisnalardır. Bir de, yukarıda da belirttiğimiz gibi, beklenen haklar sözkonusu olduğunda artık eski değil, yeni kanun hükümleri uygulanır.

Yürürlük Kanunu’nun 2. maddesi kamu düzeni ve genel ahlâka ilişkindir. Hükme göre, “Türk Medenî Kanununun kamu düzeni ve genel ahlâkı sağlamaya yönelik kuralları, haklarında ayrık bir hüküm bulunmayan bütün olaylara uygulanır. Bu bakımdan, eski hukukun Türk Medenî Kanununa göre kamu düzeni ve genel ahlâka aykırı olan kuralları, bu Kanun yürürlüğe girdikten sonra hiçbir surette uygulanmaz”.

Bu hüküm gereğince, eski kanun zamanında gerçekleşen olay ya da kurulan hukukî ilişkiler sözkonusu olduğunda, bu olay ya da ilişki kamu düzeni ve genel ahlâkla ilgiliyse, artık yeni Kanun geçmişe yürür. Diğer bir deyişle, eski Kanun döneminde kamu düzenine veya ahlâka uygun olan bir hususta yeni Kanunla değişiklik yapılmışsa ve bu değişiklik genel ahlâk ya da kamu düzeni ile yakından ilgili ise, bu olay ya da ilişki yeni Kanun hükümlerine tabidir.

Velâyet, vesayet, nesep ve evliliğin genel hükümleri kamu düzenindedir. Dolayısıyla yeni Medenî Kanun, eski Kanun döneminde kurulan ilişki ve cereyan eden olaylara da uygulanır. Örneğin, eMK. m. 154’e göre evlilik birliğini temsil etme yetkisi kocaya aitti. Yeni Medenî Kanunun 188. maddesi bu yetkiyi her iki eşe de vermiştir. Bu konu kamu düzeni ile ilgili olduğundan, evlilik eski Kanun döneminde kurulmuş olsa bile, bu konuda yeni Kanun hükümleri uygulanır. Bunun gibi, yeni Medenî Kanun sahih – gayri sahih nesep ayırımını kaldırdığından, eski Kanuna göre babasına karşı gayrı sahih nesep bağı ile bağlı olan bir çocuk, yeni Medenî Kanun’un yürürlüğe girmesiyle birlikte nesepli haline gelmiştir.

Kanunun geriye yürümezliği ilkesinin bir başka istisnası ise emredici hükümlerden doğmaktadır. Yürürlük Kanunun 3. maddesine göre, “İçerikleri tarafların istek ve iradeleri gözetilmeksizin doğrudan doğruya kanunla belirlenmiş işlem ve ilişkilere, bunlar Türk Medenî Kanununun yürürlüğe girmesinden önce kurulmuş olsalar bile, bu Kanun hükümleri uygulanır”.

Örneğin, yeni Medenî Kanun aile reisliği müessesesine yer vermemiş ve evliliğin genel hükümlerini eşitlik ilkesi doğrultusunda düzenlemiştir. Bu hükümler emredici nitelikte hükümler olduğundan taraflar aksini kararlaştıramazlar. Yani eşler sözleşmeyle içlerinden birini aile reisi olarak tayin edemezler. Bu hükümler yeni Medenî Kanun yürürlüğe girmeden önce kurulan evliliklere de uygulanır. Diğer bir deyişle, bu konuda erkeklerin bir kazanılmış hakkı bulunmamaktadır.

Fakat kamu düzeni ile ilgili olmayan ya da emredici hükümlerle düzenlenmeyen konularda yeni Kanun geçmişe yürümez. Yürürlüğe girdikten sonra meydana gelen olay ve ilişkilere uygulanır. Örneğin, mal rejimleri kamu düzeninden değildir. Nitekim eşler sözleşmeyle, Kanunda düzenlenen bir başka mal rejimini de seçebilmektedirler (MK. m. 202/2). Dolayısıyla eşler arasında daha önce mal ayrılığı rejimi varsa, 1.1.2002 tarihinden itibaren edinilmiş mallara katılma rejimine geçseler bile, bu rejim, bu tarihten itibaren hüküm ifade eder. Diğer bir deyişle edinilmiş mallara katılma rejimi evliliğin kurulduğu tarihe kadar geriye yürümez.

Sonuç olarak şunları söyleyebiliriz:

Yeni Medenî kanun, yürürlüğe girdiği tarih olan 1.1.2002 tarihinden itibaren cereyan eden olay ve ilişkileri uygulanır. Kural olarak geçmişe yürümez. Bununla beraber, kamu düzeni, genel ahlâk ve emredici hükümlerle ilgili konularda yeni kanun geçmişe yürür ve daha önce cereyan eden olay ve ilişkilere de uygulanır. Aynı durum beklenen haklar için de sözkonusudur.

Yürürlükten kalkan eski Medenî Kanun ise 1.1.2002 tarihinden itibaren artık uygulanmaz. Kazanılmış hakların sözkonusu olduğu durumlarda ise eski Kanun, yeni kanun döneminde de uygulanmaya devam eder.

 

 


 

* 16.3.2002 tarihinde Sivas Barosu ile Türk Hukuk Enstitüsü Sivas Şubesi tarafından ortaklaşa düzenlenen Yeni Medenî Kanun Panelinde tebliğ olarak sunulmuştur.