YUNANİSTAN AVRUPA BİRLİĞİ KRİTERLERİNDEN MUAF MI?*

 

I. GİRİŞ

Bilindiği üzere AB., aday ülkelere, başta Kopenhag kriterleri olmak üzere pek çok kriteri yerine getirmelerini şart koşmaktadır. Genel olarak AB kriterleri veya ilkeleri diyebileceğimiz bu kriterlerin en ağırları ne yazık ki Türkiye’ye uygulanmaktadır. Acaba Türkiye bu kriterlerin sadece bir tanesini yerine getirmese ya da eksik yerine getirse AB’ye girebilir mi? Bu soruya hiç tereddütsüz hayır cevabını verebiliriz. Peki ya AB’ye girmeye çalışan Türkiye bir yandan bu konudaki ısrarcı tutumunu sürdürürken diğer taraftan da aşağıda saydığımız şekilde uygulamalar yapsa acaba ne olur?

Şöyle bir düşünelim. Türkiye bir yandan AB.’ye girmeye çalışırken diğer taraftan da özellikle azınlık hakları ve demokratikleşme konusunda şunları yapıyor:

  1. Azınlıklara kamu kurumlarında iş verilmiyor, Müslüman olmayanların devlet memuru olamayacağı yönünde kanunlar çıkarılıyor. Değişik bahanelerle iş müracaatları reddedilip yüksek okul mezunları bile çiftçiliğe ya da basit işler yapmaya zorlanıyor.
  2. Azınlıkların yaşadıkları bölgeler kasıtlı olarak geri bırakılıyor, bu bölgelere yatırım yapılmıyor. Yatırım yapmak isteyenler engelleniyor, azınlıkların AB. fonlarından yararlanmalarına engel olunuyor.
  3. Azınlıklar sistemli bir biçimde asimile edilmeye çalışılıyor. Milletler arası anlaşmalarla azınlık statüsü tanınan toplulukların bu statüsü yok sayılıyor. Kimlikleri reddediliyor. Kendilerini ifade etmelerine engel olunuyor. Hatta suç sayılarak haklarında davalar açılıp mahkûmiyet kararları veriliyor.
  4. Azınlıklar bulundukları bölgelerden göç etmeye zorlanıyor. Bunun için her türlü çareye başvuruluyor. Bu azınlıkların bir kısmı ülke içinde değişik bölgelere göç ederek hızla asimile olurken bir kısmı da özellikle işsizlik sebebiyle başka ülkelere göç etmeye çalışıyor.
  5. Azınlıklar kendi yöneticilerini seçemiyor. Özellikle, seçimle işbaşına gelmesi gereken ve bu husus milletler arası anlaşmalar ile de garanti altına alınan dinî liderler tanınmayarak, Devlet tarafından atamalar yapılıyor.
  6. Bir komşu ülke aleyhine faaliyet gösteren terör örgütleri destekleniyor.
  7. Azınlıkların, kendi okullarında, kendi dillerinde eğitim yapmalarına engel olmak için her çareye başvuruluyor.
  8. Azınlık vakıflarının kurulması ve güçlenmesi istenmiyor. Bu tür vakıfların faaliyetlerinin engellenmesi için her şey yapılıyor.
  9. Azınlıkların toprakları sistemli bir biçimde ellerinden alınıyor. Özel mülkiyete müdahale ediliyor.
  10. Azınlıkların açtıkları davalar mahkemeler tarafından kasıtlı olarak reddediliyor. Açıkça hukuka aykırı kararlar veriliyor.
  11. Esnaf olan azınlıklara, iş yapmalarını önlemek için, değişik bahanelerle, kasıtlı olarak ağır para cezaları veriliyor.
  12. Azınlıklara karşı halk tahrik ediliyor. Halkın azınlıklara karşı yaptığı saldırılar ve eylemlere polis seyirci kalıyor, hatta el altından destekliyor.
  13. Demokratik yollardan hak aramaya çalışanlar uydurma suçlarla hapse atılıyor. Miting yapmak isteyen azınlıklar polis tarafından dövülüyor.
  14. Seçime giren azınlıkların engellenmesi için dayak dahil her yola başvuruluyor.

Listeyi uzatmak mümkündür. Ama kolayca tahmin edilebileceği gibi bu sayılanların sadece birkaç tanesi bile Türkiye’nin AB üyeliğinin hayal olması için yeter de artar bile. Bunların tamamını yapan bir Türkiye ise olmadık baskılara ve taarruzlara, hatta ambargolara maruz kalır.

Türkiye Avrupa Birliği’nin kapısını çaldığı günden itibaren AB’nin bitmek tükenmek bilmeyen talepleri ile karşı karşıya kalmıştır. Bunların bir kısmı da azınlık hakları, demokratikleşme, ifade hürriyeti ve insan hakları ile ilgilidir.

Acaba AB. şu ana kadar üye olan her ülkeden özellikle Yunanistan’dan bunları talep etmiş midir? Ya da başka bir ifadeyle acaba Yunanistan bu şartları tam anlamıyla yerine getirmiş ve getirmekte midir? Yoksa bu konuda bir çifte standart mı uygulanmaktadır?

Bu konuda Türkiye ile Yunanistan mukayese edildiğinde ortaya çarpıcı sonuçlar çıkmaktadır.

II. AB.’NİN TÜRKİYE’DEN BELLİ BAŞLI TALEPLERİ

Avrupa Birliği, aday ülkelerden öncelikle Kopenhag kriterlerini yerine getirmelerini istemektedir. Bu kriterler siyasi, ekonomik ve topluluk mevzuatının benimsenmesi olmak üzere üç grupta toplanmıştır.

SİYASİ KRİTER: Demokrasi, hukukun üstünlüğü, insan hakları ve azınlıklara saygı gösterilmesini ve korunmasını garanti eden kurumların varlığı. 

EKONOMİK KRİTER: İşleyen bir pazar ekonomisinin varlığının yanısıra Birlik içindeki piyasa güçleri ve rekabet baskısına karşı koyma kapasitesine sahip olunması.

TOPLULUK MEVZUATININ BENİMSENMESİ: Siyasi, ekonomik ve parasal birliğin amaçlarına uyma dahil olmak üzere üyelik yükümlülüklerini üstlenme kabiliyetine sahip olunması.

AB.’nin Türkiye söz konusu olduğunda belki de en hassas olduğu kriter siyasi kriterdir. Bu noktada en çok üzerinde durulan husus ise azınlık hakları ve komşularla (özellikle Yunanistan ve Kıbrıs Rum Kesimi) ilişkilerdir. AB.’nin azınlık hakları ile ilgili talepleri hemen her belgeye şu veya bu şekilde girmiştir. Türkiye’nin en çok eleştirildiği konu da budur. Azınlık hakları konusundaki AB. Taleplerini şu şekilde özetlemek mümkündür:

A) TEMEL HAK VE HÜRRİYETLER, ÖZELLİKLE İFADE HÜRRİYETİ VE İNSAN HAKLARI İLE İLGİLİ OLANLAR

1)            Türkiye, dil, din, ırk, renk, cinsiyet, siyasî görüş veya felsefi inanç ayırımı yapmaksızın tüm bireylerin insan hakları ve temel özgürlüklerden tam olarak yararlandırılmasını sağlamalı, tüm ayırımcı uygulamalar ortadan kaldırılmalıdır. Tüm bireylerin insan haklarından ve temel hürriyetlerden hukuken ve fiilen tam olarak yararlanması teminat altına alınmalıdır.

Bütün bireylerin insan haklarından ve temel özgürlüklerden tam olarak yararlanmaları sadece kanunî olarak değil uygulamada da güvence altına alınmalıdır.

AB. Türkiye’den bunları talep ederken, Yunanistan’da din ve ırk ayırımı bütün şiddetiyle devam etmektedir. Türk azınlığa hukuken verilmiş gibi görünen haklar fiilen yok edilmektedir. Türk azınlığın Lozan anlaşması ile tanınmış olan hakları dahi, yapılan kanunî düzenlemelerle ellerinden alınmaktadır. Aşağıda bu konulara ilişkin somut örnekler üzerinde durulmuştur.

2)            Basın özgürlüğü de dahil olmak üzere, ifade özgürlüğü ile ilgili reformlar sürdürülmeli, şiddet içermeyen görüş açıklamaları cezalandırılmamalıdır.

AB. ifade özgürlüğü konusunda Türkiye’yi sürekli sıkıştırırken, bu konuda Yunanistan’a olabildiğince hoşgörülü davranmıştır.

Örneğin, 1985 yılında Türk azınlığın şikayet ve isteklerini içeren bir imza kampanyası başlatan Dr. Sadık Ahmet, Yunan mahkemelerince yargılanarak hapis ve para cezalarına çarptırılmıştır. Seçim kampanyasında Türk kelimesini kullanmak bile Yunanlılar tarafından bölücülük olarak nitelendirilmiş, bu yüzden Dr. Sadık Ahmet aleyhine davalar açılmıştır.

Oysa bu faaliyetlerin hiçbiri şiddet unsuru içermiyordu.

3)            Üyelik için, aday ülke, demokrasiyi, hukukun üstünlüğünü, insan haklarını ve azınlıkların sayılmasını ve korunmasını garanti eden kurumların istikrarını sağlamış olmalıdır.

Yunanistan, Türk azınlık sözkonusu olduğunda insan haklarını hiçe saymış, ancak AB.’nin bu yönde müdahaleleri ya hiç olmamış ya da sembolik olmaktan öteye gidememiştir.

Yunanistan’da azınlıkların sayılması ve korunmasını garanti eden kurumların istikrarını sağlamak şöyle dursun, bu tür kurumların varlığı bile şüphelidir.

4)            Alınan önlemlere rağmen, polislerin gözaltına alınan kişileri her zaman hakları hakkında bilgilendirdikleri açık değildir. Birinci dilleri Türkçe olmayanlar için sorun daha ciddi olmaktadır.

Burada şu soruyu sormak gerekiyor: Acaba Yunan polisi bir Türk azınlığı gözaltına aldığı zaman haklarını Türkçe olarak mı hatırlatıyor? Eğer “Türk azınlığın hepsi Yunanca biliyor, dolayısıyla böyle bir şeye gerek yok” deniyorsa bu nasıl sağlanmıştır? Acaba Türk azınlık kendi isteği ile mi Yunanca öğrenmiştir?

5)            Ekonomik faaliyetlerle ilgili olarak ayırımcılık yapmak Haziran 2005’te yürürlüğe giren yeni Ceza Kanunu ile yasaklanmıştır. Yine de Azınlıkların durumu ve ayrımcılık karşıtı hükümlerin uygulanmasında ve uygulatılmasında ciddi güçlükler varlığını sürdürmektedir.

Ekonomik faaliyetler konusundaki ayırımcılık Türk azınlığa karşı Yunanistan tarafından öteden beri yapılmaktadır. Türk azınlık, sistemli bir biçimde ekonomik olarak geri bırakılmaktadır. AB yardımlarından en fazla istifade eden ülke Yunanistan olduğu halde ne yazık ki, AB. İçindeki en fakir ve geri kalmış bölge Batı Trakya’dır. Çünkü AB. Yardımlarının bu bölgelere ulaştırılması sistemli olarak engellenmektedir. Yunan Devleti zaten bölgeye yardım etmemektedir. Türk azınlık çiftçilikle uğraşmaya mecbur edilmekte, Türk esnafa olmadık güçlükler çıkarılmakta, çeşitli bahanelerle yüksek miktarlarda para cezaları kesilerek dükkân kapatmaya zorlanmaktadır.

Hali hazırda Batı Trakya’da bulunan Türk azınlığa ait en büyük tesisin, 15 işçisi olan bir mermer fabrikası olduğu ifade edilmektedir.

Öte yandan yüksekokul mezunu bile olsalar Batı Trakyalı Türkler, Yunan vatandaşı olmalarına rağmen kamu kurumlarında iş bulamamaktadırlar. Bu konuda Yunanistan ırkçı uygulamalarını sürdürmektedir.

Batı Trakya’daki Türk gençleri işsizlik sorunu ile mücadele etmektedir. Güneydoğudaki işsizliği bir sorun olarak gören ve Türkiye’nin tam üyeliği önünde bir engel olarak nitelendiren AB., ne yazık ki Türk azınlığın işsizlik sorununu görmezden gelmektedir.

B) EĞİTİM HAKKI VE KÜLTÜR İLE İLGİLİ OLANLAR

1              Kökenlerine bakılmaksızın tüm vatandaşlar için kültürel haklar garanti edilmeli ve kültürel çeşitlilik sağlanmalıdır. Eğitim alanı da dahil olmak üzere bu hakların kullanılmasını önleyen tüm kanunî hükümler kaldırılmalıdır.

2.            Genç nesiller ile geri kalmış bölgelere özel bir dikkat göstererek, eğitim ve sağlığın genel seviyesinin iyileştirilmesi sağlanmalıdır.

3.            Kültürel çeşitliliğin sağlanması ve kökenlerine bakılmaksızın tüm vatandaşların kültürel haklarının teminat altına alınması için mevcut tedbirler uygulamaya konulmalı, radyo/TV yayınlarına ve Türkçe dışındaki dillerle yapılan eğitime etkili bir erişim temin edilmelidir.

4.            Üye Ülkelerdeki en iyi uygulama doğrultusunda azınlıklara saygı gösterilmeli ve azınlıkların korunması geliştirilmelidir.

AB. Türkiye’ye bunları söylerken ve sözüm ona ev ödevleri verirken, Batı Trakya’da büyük bir asimilasyon faaliyeti sürdürülmekte, Türk kültürü ve kimliği yok edilmeye çalışılmaktadır. Türk adından bile rahatsız olan Yunanlılar, Türk azınlık yerine Müslüman azınlık tabirini kullanmayı tercih etmektedir. Bunun gerisinde yatan düşünce şudur: “Batı Trakya’daki Müslümanlar aslında Türk değil, Yunanlıdır. Bunlar Osmanlı döneminde zorla Müslüman yapılmışlardır.”

Türkleri asimile edebilmek için başvurulan bu yalanlar elbette ki Türk azınlık arasında kabul görmemiştir. Ancak Yunanistan’ın asimilasyon politikası sistemli bir biçimde devam etmiştir. Bu amaçla özellikle yüksek öğrenim görmek isteyen Türk gençleri, Türklerin olmadığı bölgelere gönderilmektedir. İşsizlik körüklenerek Türk azınlığın bölgeden göç etmesi, başka bölgelere dağılmaları ya da Yurt dışına çıkmaları sağlanmaktadır. Türkler arasında birlik ve beraberliği zayıflatmak için her türlü tedbire müracaat edilmektedir. Üyeleri Türk çiftçiler olan Tütüncüler Birliği’nin başında bir Yunanlının olması bunun en güzel örneğidir.

Azınlıklar için açılan kreşlerde çocuklara Yunan dili, Yunan kültürü ve Hıristiyanlık öğretilmektedir.

Bu düşmanlık, cami ve mezarlıklara saldırılar düzenleyecek kadar ileri götürülmüştür. Amaç, Batı Trakya’daki Türk izlerini tamamen yok etmektir.

5.            Okul kitaplarındaki ayrımcı ifadelerin gözden geçirilmesi konusunda Talim ve Terbiye Kurulu eliyle iki yıldan beri sürdürülen çalışmalara rağmen, 2005/2006 öğretim yılında kullanılacak tarih ders kitapları hâlâ azınlıkları güvenilmez, hain ve devlete zarar veren kişiler olarak betimlemektedir. Irkçılık ve Hoşgörüsüzlükle Mücadele Avrupa Komisyonu (ECRI), Türkiye hakkında ahiren yayınladığı raporda, resmi makamları “okul müfredatı ve ders kitaplarının öğrencilerin çok kültürlü toplumun yararları konusundaki bilinçlerini yükseltecek şekilde gözden geçirilmesi” yönünde teşvik etmektedir.

Bu noktada şu soruyu sormak gerekir: Acaba Yunanistan ders kitaplarından Türk düşmanlığını çıkarmış mıdır? Yunanlı öğrencilere Türkler nasıl tanıtılmaktadır?

Daha geçtiğimiz günlerde, Yunan hükümetinin, ders kitaplarındaki “canavar Türk” imajını hafifletmeye (kaldırmaya değil) yönelik teşebbüsünden, kamuoyundan gelen tepkiler üzerine vazgeçtiği basına yansımıştır.

Sorulması gereken ikinci soru da şudur: Acaba Yunanistan çok kültürlü toplumun yararları konusunda halkı bilinçlendirecek çalışmalar yapmakta mıdır? Türk azınlık bu çeşitliliğin bir parçası olarak mı takdim edilmektedir? Yoksa, sözde yüksek Yunan kültürü ön plana çıkarılarak ırkçılığa varan bir Yunan milliyetçiliği mi yapılmaktadır?

Soruyu şu şekilde de sorabiliriz: Türkiye’nin bir mozaik olduğu fikrini Türk milletine benimsetmeye çalışan AB., aynı yaklaşımı Yunanistan için de sergilemekte midir?

Elbette ki hayır!

6.            Yahudi, Rum ve Ermeni okullarındaki çifte müdürlük uygulaması konusunda resmi makamlarla başlatılan diyalogda gelişme kaydedilmemiştir. Bu okulların, Millî Eğitim Bakanlığı'nı temsil eden Müslüman müdür yardımcıları müdürden daha fazla yetkiye sahiptir. Rum cemaati yeni eğitim malzemelerinin onaylanması ve yurtdışında eğitim görmüş öğretmenlerin tanınmaları konusunda sorunlarla karşılaşmaya devam etmektedir.

Yahudi, Rum ve Ermeni okullarında müdürlerin azınlıklardan olmasını yeterli görmeyen Avrupa Birliği, acaba Batı Trakya Türk azınlık okullarındaki uygulamaları nasıl karşılamaktadır?

Lozan Anlaşması’na göre, Batı Trakya ilkokullarının yönetimi, öğrenci velilerinin seçtiği encümenlere aittir. Ancak bu yetki Lozan Anlaşmasına aykırı olarak, Kanunla valilere devredilmiştir. Encümen seçimi valilerce yapılmaktadır.

AB. belgelerinde, Türkiye’de, yurt dışında eğitim görmüş öğretmenlerin tanınmaları konusunda sorunlar yaşandığı ifade edilmektedir.

Oysa Yunanistan, Lozan’a rağmen bu konuda açık hak ihlalleri yapmaktadır. Öncelikle Yurt dışında eğitim görmüş Türk öğrencilerin diplomalarının denkliği konusunda sorunlar çıkarılmaktadır.

Türk ilkokullarına tayin edilen Türk öğretmenler, Selanik Özel Pedagoji akademisinde bir yıl hazırlık olmak üzere üç yıl Yunan dilinde eğitildikten sonra tayin edilmektedir.

Öğretmen seçme hakkı Türk azınlığın elinden alınmıştır.

Gimnazyum adı verilen okullarda, din eğitimi dışında tüm dersler Yunanca olarak okutulmaktadır.

Lozan’a göre azınlık okullarının kontrolü tamamen Türk azınlıkta olması gerekirken, öğretmenler Yunanistan Eğitim ve Din İşleri Bakanlığı tarafından gönderilmekte ve okulların kontrolü Bakanlığın elinde bulunmaktadır.

Türkiye ile yapılan anlaşmalar çerçevesinde Batı Trakya’daki okullarda okutulacak Türkçe Kitapların Türkiye’den gönderilmesi gerekmektedir. Fakat Yunanistan bu kitaplara izin vermemiş, kendi bastırdığı kitapları okutmak istemiş, buna tepki gösteren Türkler aleyhine ceza davaları açılmıştır.

Her konuda olduğu gibi bu konuda da AB. Olaylara seyirci kalmaya devam etmektedir.

C)     BÖLGESEL FARKLILIKLARIN AZALTILMASI

1.      Tüm vatandaşların ekonomik, sosyal ve kültürel imkânlarının arttırılması amacıyla, bölgesel farklılıklar azaltılmalı ve özellikle Güneydoğudaki durumun iyileştirilmesi için kapsamlı bir yaklaşım geliştirilmelidir.

Bu kapsamda, yurtiçinde yerleri değiştirilmiş kişilerin eski yerleşim yerlerine dönmeleri desteklenmeli ve hızlandırılmalıdır.

2.            Ulusal ve bölgesel kalkınma planları hazırlanmak suretiyle, bölgesel farklılıkları azaltmayı amaçlayan bir ulusal ekonomik ve sosyal uyum politikası geliştirilmelidir.

3.            Güneydoğunun ekonomik, kültürel ve sosyal kalkınması konusunda çok az bir somut ilerleme sağlanmış ve PKK şiddetinin tekrar başlamasından bu yana güvenlik durumu kötüleşmiştir. Yerlerinden edilmiş kişiler çeşitli zorluklarla karşılaşmaya devam etmektedir.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Güneydoğu’nun ekonomik kalkınmasını temin etmek için tüm imkânlarını seferber etmiştir. GAP. dahi başlı başına övgüye değer bir yatırımdır. Ayrıca Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki pek çok il, kalkınmada öncelikli yöreler arasına alınmıştır.

Ancak AB. Bu çalışmaları yetersiz bulmakta ve Güneydoğu’nun az gelişmişliğini tam üyelik önündeki engellerden biri olarak görmektedir.

Oysa aynı tavrı Yunanistan için sergilememiştir. Batı Trakya AB. İçindeki en geri kalmış bölge olmasına rağmen, AB. Bunu ciddi bir sorun olarak görmemiştir. Yapılan eleştiriler ise sembolik olmaktan öteye gitmemiştir. Türkiye’den talep ettiği hususları Yunanistan’dan talep etmemiştir.

Yunanistan, bölgenin kalkınması için çaba sarfetmek şöyle dursun bilinçli olarak Batı Trakya’yı geri bırakmıştır. Amaç, Batı Trakya Türklerini göçe zorlamaktır.

AB. terör nedeniyle yerleri değiştirilmiş kişilerin geriye dönüşünün kolaylaştırılması için Türkiye’ye baskı yaparken, Yunanistan’ın göçü teşvik eden hatta zorunlu hale getiren politikalarını görmezden gelmektedir.

AB. tarafından, PKK. şiddetinin tekrar başlaması sebebiyle güvenlik durumunun kötüleştiğine vurgu yapılmakta ve sanki bunun da sorumlusu Türkiye imiş gibi bir hava oluşturmaya çalışmaktadır. Oysa terörü destekleyen ülkelerin başında Yunanistan’ın geldiğini görmek istememektedir.

D)     FARKLI DİL VE LEHÇELERİN KULLANILMASI VE ANADİLDE EĞİTİM

1.      Türk vatandaşlarının televizyon ve radyo yayıncılığında anadillerini kullanmalarını yasaklayan hukukî düzenlemeler var ise kaldırılmalıdır.

2.      Türkçe dışındaki dillerin öğretilmesinin desteklenmesi için uygun tedbirler kabul edilmelidir.

         Acaba Yunanistan bu tür tedbirleri almakta mıdır?

3.      Kürtçe öğretimi Ağustos 2005’te mevcut tüm kurs sahiplerinin, biri - Mardin’deki okul - henüz daha Nisan 2005’te açılmış olmasına rağmen, kalan beş okulu da kapatma kararı almasıyla ciddi bir gerilemeye uğramıştır. Adana ve Batman’daki iki okul maddî güçlükler nedeniyle yılın başlarında kapatılmıştır. Bu kursların kapatılması kararının ardında, maddî kaynak yokluğundan ve özellikle müfredat, öğretmen atamaları, kursların süresi ve katılımcılar konusundaki kısıtlamalardan kaynaklanan çeşitli unsurlar yatmaktadır. Daha genel olarak, kurs sahipleri katılımın para karşılığı olması nedeniyle kurslara talebin sınırlı olduğunu ileri sürmüşlerdir.

         Avrupa Birliği şunu demek istiyor: Kürtçe eğitim ve öğretime izin vermek yetmez, Türk Devletinin bunu teşvik etmesi ve bu amaçla maddî destek sağlaması gerekir.

         Acaba AB. Türkçe eğitim – öğretim yapılabilmesi için Yunanistan’dan da aynı şeyleri talep etmekte midir? Tabii ki hayır. Destek olmak şöyle dursun, Yunan Devleti Türkçe eğitim ve öğretimin engellenmesi için elinden gelen her şeyi yapmakta ve fakat AB. Buna da sesini çıkarmamaktadır.

4.      Türk vatandaşlarının günlük yaşamlarında kullandıkları Türkçe dışındaki dillerde ve lehçelerde yapılan yayınlar alanında sınırlı ilerleme sağlanmıştır. Türkçe dışındaki diller ve lehçelerdeki yayınlarla ilgili bir uygulama yönetmeliğinin Ocak 2004’de yürürlüğe konmasına rağmen, o tarihten bu yana lisans alan özel yayıncı olmamıştır.

         Bir kamu kuruluşu olan TRT seçilmiş ana dillerdeki yayınlarını Haziran 2004’den beri sürdürmektedir. TRT’nin Radyo 1 ve TRT 3 televizyon kanalında Boşnakça, Arapça, Çerkezce, Kırmençe ve Zazaca yayınlar yapılmakta, ancak bu yayınlar süre ve kapsam olarak sınırlı kalmaktadır. Televizyondaki yayınların süresi günde 45 dakikayı ve haftada toplam dört saati, radyodaki yayınların süresi ise günde bir saati ve haftada beş saati geçememektedir. Bu yayınlar kapsam bakımından sadece haber, müzik ve kültürel programlardan oluşmakta, örneğin çocuk programlarını kapsamamaktadır.

         Burada da söylenmek istenen şudur: Türkiye, Kürtçe Radyo TV. Yayınlarına izin vermiş olabilir. Hatta TRT.’de bu istikamette yayınlar da yapılabilir. Fakat bu yeterli değildir. Devlet eliyle bu tür yayınlar desteklenmeli, TRT. Daha çok Kürtçe yayın yapmalıdır.

         Acaba Yunanistan Türkçe Yayınları desteklemekte midir? Yunan Devlet Televizyonu Türk azınlığın dilinin korunması ve kültürel gelişmişliğinin sağlanabilmesi için Türkçe yayınlar yapmakta mıdır?

         Eğer bu sorulara olumlu cevaplar verilemiyorsa, AB.’nin bu konuda da çifte standart uyguladığı söylenemez mi?

E) SİVİL TOPLUM ÖRGÜTLERİ, DERNEK VE VAKIFLARLA İLGİLİ OLANLAR

1.      Barışçıl toplantı yapma ve dernek kurma özgürlüğüne ilişkin hukukî ve anayasal garantiler güçlendirilmeli ve sivil toplumun gelişmesi teşvik edilmelidir.

2.      Yeni Yönetmelikte derneklerin tesciline ilişkin kalan sınırlamalara rağmen, ırk, etnik köken, din, mezhep, bölge ve başka herhangi azınlık grubu temelinde kurulan bazı dernekler tescil edilebilmiştir. Örneğin Aralık 2004’te Ankara Kürt Demokrasi, Kültür ve Dayanışma Derneği tüzüğünde yaptığı bir değişiklikle uzun bir zaman sonunda tescil edilmiştir.

         Fakat ne yazık ki Batı Trakya’da adında Türk kelimesi geçen dernek ve vakıflar tescil edilmemekte, bu husus bir kapatma sebebi sayılabilmektedir. Konu ile ilgili pek çok örnek bulunmaktadır.

         Daha 7 Şubat 2005 tarihinde, adında Türk kelimesi geçtiği için kapatılan İskeçe Türk Birliği’nin davasında Yunanistan Yargıtay Genel Kurulu, İskeçe Türk Birliği’nin temyiz başvurusunu reddetmiştir. Red gerekçesi, savcının ileri sürdüğü gerekçenin aynısıdır: “Birlik Yunanistan’da yaşayan bir Türk azınlığı olduğunu ileri sürmekte, çabalarıyla yabancı bir ülkenin çıkarlarına hizmet etmekte ve var olmayan bir azınlık sorunu yaratmaktadır.

         Azınlıkların korunması ve geliştirilmesini temel ilkeleri arasında zikreden AB., Lozan ile azınlık statüsü tescil edilen Türk azınlığın en temel ve demokratik haklarının ellerinden alınışına seyirci kalmaktadır.

3.      Barışçıl amaçlı toplantı hakkıyla ilgili olarak, halk gösterileri geçmişe oranla daha az sınırlamaya maruz kalırken, bazı olaylar kaygılara neden olmuştur. Çeşitli bölgelerde yapılan gösterilerde ve sivil toplum kuruluşlarının kamuya açık alanlardaki basın açıklamaları bağlamında güvenlik güçlerinin sert tutum sergiledikleri iddia edilmiştir.

Gösteri, yürüyüş ve basın toplantılarına ilişkin Haziran 2004 Genelgesi’nin açık ihlali olarak, sivil toplum örgütleri polisin, kamuya açık alanda ve zaman zaman da salonlarda düzenledikleri toplantılarını video kaydına aldığını belirtmeye devam etmektedirler.  

Dernekleri düzenleyen mevzuattaki iyileştirmelere rağmen, mevcut yasal çerçeve, dini toplulukların, dinlerini tanıtmak ve korumak amacıyla hukukî bir kişilikle dernek kurma hakkını hâlâ tanımamaktadır. Uygulamada, gayri-müslim topluluklar önemli sorunlarla karşılaşmaya devam etmektedirler: Bu topluluklar tüzel kişilikten yoksundurlar, sınırlı mülkiyet hakkına sahiptirler, vakıflarının yönetiminde müdahaleyle karşılaşılmakta ve bunların kendi din adamlarını eğitmelerine izin verilmemektedir. Sünnî olmayan alevî toplum, ibadet yerlerinin tanınması ve ilgili devlet kurumlarında temsillerinin yanı sıra, zorunlu din eğitimine ilişkin güçlükler yaşamaya devam etmektedir.

Türkiye’ye karşı bu eleştirileri yönelten AB. Yunanistan’ın yaptıklarını görmezden gelmektedir. Batı Trakya’daki Türk azınlık, toplantı ve gösteri yürüyüşü yapma gibi en demokratik haklarını bile kullanamamakta, bu konuda Yunan makamlarının engellemeleriyle karşı karşıya kalmaktadırlar.

Ayrıca polisin sert tutumu ve baskısı da Türk azınlığın demokratik haklarını kullanmasına engel olmaktadır.

Bunun da ötesinde Türk azınlığa karşı kışkırtılan Yunanlıların saldırılarının önlenmesi için gayret sarf edilmemekte polis bilinçli bir şekilde gecikerek Türklerin zarar görmelerine neden olmaktadır.

Örneğin, 1982 yılında İskeçe İline bağlı İnhanlı Köyünde yaşayan 200 civarında Türk’e ait arazilerin tapuları geçersiz sayılarak ellerinden alınmış ve Yunanlılara verilmiştir. Bu olayları protesto etmek amacıyla oturma eylemleri yapan köylüler tutuklanarak hapis cezalarına çarptırılmışlardır.

Davosta gerçekleşen Papandreu – Özal görüşmesinde Batı Trakya Türklerinden söz edilmemesini protesto etmek için her türlü engellemeye rağmen bir araya gelmeyi başaran Türk azınlık, yapmış oldukları gösteri yürüyüşünden sonra polisin sert müdahalesi ile karşılaşmış, çok sayıda kadın ve çocuğun da bulunduğu göstericiler Yunan Polisi tarafından dövülmüştür.

4.            Dini vakıflar, mahkeme kararı olmadan, onları kapatabilen, varlıklarına el koyabilen, malî destekçilerini azledebilen ve varlıklarının ve hesaplarının yönetimine müdahale edebilen Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün müdahalesine maruz kalmaya devam etmektedir.

5.            Haziran 2004’te kabul edilen “Gayri-Müslim Dinî Vakıfları Kurulları Yöntem ve İlkelerine İlişkin Tüzüğü”nün, Ermeni toplumunun yeni kurallara uygun bir şekilde seçim yapma taleplerinde uygulanmadığı söylenmektedir.

6.            Mülkiyet haklarına gelince, Ocak 2003 Tüzüğüne uygun olarak yapılan 2285 mülkiyet kaydı başvurusundan 341’i kabul edilmiştir. Başvurular sadece Tüzük’te listelenen 161 azınlık vakfı tarafından yapılabilmiştir. Dinî toplulukların yasal statüleri olmayışı nedeniyle, mevcut mülkiyetlerine el konulması riski halen devam etmektedir ve hukukî yollarla mülkiyeti geri alma gayretleri birçok sorunla karşılaşmaktadır. Katolik ve Protestan topluluklar dahil bazı gayri-Müslim dinî topluluklar hâlâ kendi vakıflarını kurma hakkına sahip değildirler ve dolayısıyla mülkiyet kaydettirme, elde etme ve elden çıkarma hakkından mahrumdurlar.

AB. Bu eleştirileri Türkiye’ye yöneltirken, ne yazık ki Batı Trakya’da tam bir vakıf dramı yaşanmaktadır. Osmanlı Döneminden kalma Türk vakıflarına hayat hakkı tanınmamış, bu vakıfların malları gasbedilmiştir. Bu konu başlıbaşına bir araştırma konusu olduğu için ayrıntıya girmiyoruz.

Daha sonra kurulan ya da kurulmak istenen vakıflar da sürekli engellemeler ile karşılaşmıştır.

Özerk bir idareye sahip olması geren vakıfları Yunan Devleti kendisi idare etmek istemiş, önce bu yetki valilere daha sonra Bölge Genel Sekreterlerine verilmiştir. Böylece Devlet vakıfların yönetiminde doğrudan söz sahibi olmuştur.

Böylece vakıfların yapması gereken dinî, kültürel, sosyal ve ekonomik faaliyetlere çok önemli kısıtlamalar getirilmiş, adeta Türk vakıflarına hayat hakkı tanınmamıştır.

F)      DİN, VİCDAN VE İBADET HÜRRİYETİ İLE İLGİLİ OLANLAR

1.      Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 9’uncu maddesi doğrultusunda tüm bireylerin ve dinî toplulukların düşünce, din ve vicdan özgürlüklerini kullanmaları ile ilgili hükümlerin uyumlaştırılması ve uygulanması gerekir. Söz konusu toplulukların kendileri, mal varlıkları, üyelerinin malvarlıkları, verilen eğitim, din adamı atanması ve yetiştirilmesi hukuken etkili biçimde korunmalı ve bu topluluklar, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 1 no.lu Protokolü doğrultusunda mülkiyet hakkından yararlandırılmalıdır.

2.      Din özgürlüğü konusunda, devlet ilkokullarında dinsel eğitim (Sünnî) zorunludur. Gayri Müslim kökenlerini ispat etmeleri üzerine, Lozan Antlaşması azınlıkları, İslamî din eğitiminden kanunla muaf tutulurlar. Türkiye tarafından tanınan dinsel azınlıklar kendi dinlerini icra etmekte serbesttirler, fakat (Sünnî) İslam’dan başka dinlerin icrası, örneğin dinsel mekanların mülkiyetini ve faaliyetlerin genişletilmesini etkileyen pek çok bürokratik kısıtlamaya tabidir. Süryani Ortodokslar bir dinsel azınlık olarak tanınmamakta olup dinsel eğitimlerinin icrasında baskılara tabidir.

3.      Din adamı eğitimi konusundaki süregelen yasak, gayri-Müslim dinî toplulukların, mevcut kuşağın ötesinde, topluluklarını sürdürebilmelerinde güçlüklerle karşılaşacakları anlamına gelmektedir.

4.      Din kitapları, Hıristiyan azınlıkların endişelerine cevap vermek amacıyla yeniden kaleme alınmıştır. Ancak, azınlıklar tarafından idare edilen mevcut okullarda, din adamlarının ve ilahiyat okullarından mezunların din dersi vermeleri hâlâ mümkün değildir.

AB., din ve vicdan hürriyeti konusundaki taleplerini bir bir sıralarken, Batı Trakya’da bu konuda yapılan ihlâlleri de görmezden gelmektedir.

Bu ihlâllerden bir tanesi, hepimizin çok iyi bildiği gibi, seçilmiş müftü Mehmet Emin Aga’nın tanınmayarak yerine bir başkasının atanmasıdır. Yunan Devleti bununla da kalmamış, tanımadığını ve görevden aldığını söylediği Mehmet Emin Aga’yı 20 kadar Yunan polisi zor kullanarak müftülükten dışarı atmıştır. Bu esnada ağır yaralanan Mehmet Emin Aga hastaneye kaldırılarak tedavi altına alınmıştır. Bunun üzerine Batı Trakya'daki Türkler çeşitli gösterilere ve protestolara başlamışlar, bu olaylarda Yunan polisinin zor kullanması sonucunda 35 Türk yaralanmıştır. Beraat Kandili dolayısıyla yayınladığı mesajda İskeçe Müftüsü unvanını kullanan Mehmet Emin Aga aleyhine kamu davası açılmış, Dava sonucunda Aga 10 aya mahkûm edilmiş ve hapse atmıştır.

Yunanistan’da Devlet okullarında öğretilen din Hıristiyanlıktır. Hatta azınlıkların hâkim oldukları bölgelerdeki kreşlerde bile çocuklara Hıristiyanlık öğretilmektedir.

AB.’nin din ve vicdan hürriyeti konusunda Türkiye’ye yönelttiği eleştiriler, kat be kat fazlasıyla Yunanistan için geçerlidir.

G)     DİĞER AZINLIK HAKLARI

1.      İlgili Avrupa standartları doğrultusunda, gayrimüslim dini azınlıkların ve toplulukların karşılaştıkları bütün zorlukları kapsamlı bir biçimde ele alan bir kanun kabul edilmelidir. Söz konusu kanunun kabulüne kadar, eskiden veya şu anda gayrimüslim dini topluluk vakıflarına ait olan gayrimenkullere yetkili makamlar tarafından el konulmasının ya da bunların satışının askıya alınması gerekir.

         Yunanistan böyle bir Kanunu kabul etmiş değildir. Azınlık vakıflarına ait gayrimenkuller yağmalanmaktadır.

2.      Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 1 Nolu Protokolü doğrultusunda özellikle mülkiyet haklarından yararlanmaya ilişkin olmak üzere azınlıkların hukukî olarak korunması garanti altına alınmalıdır.

         Azınlıkların korunması şöyle dursun, Yunanistan, azınlık sözünden bile rahatsız olmaktadır.

3.      Diğer yandan ve esas olarak güneydoğudaki durumla bağlantılı nedenlerle, diğer medenî ve siyasî hakların durumu hâlâ endişe vericidir.

         Aynı endişeler Batı Trakya için fazlasıyla mevcuttur.

4.      Anayasa, Kürtleri ulusal, ırksal veya etnik bir azınlık olarak tanımaz. Kürt kökenli vatandaşların politik ve ekonomik hayata katılmaları önünde hukukî engeller yoktur, fakat açıkça veya politik olarak etnik kimliklerini öne süren Kürtler, taciz edilme veya takibata uğrama riskine girerler. Kürt nüfusun çoğunluğu, ülkenin güneydoğusunda yaşar. Bu bölgede, on yıldan daha uzun bir süredir Türk hükümeti, güneydoğu Türkiye’de bağımsız bir Kürdistan devleti kurma amacını güden ve terörist yöntemler kullanan Kürdistan İşçi Partisi (PKK) ile silahlı çatışma içinde olmuştur. Bu durumun doğrudan bir sonucu olarak, Türk güvenlik güçleri tarafından işlenen insan hakları ihlalleriyle birlikte, köylerin geniş ölçekte zorla boşaltıldığını ve tahrip edildiğini gösteren kanıtlar vardır.

         Bu eleştiriler de Batı Trakya için fazlasıyla geçerlidir. Aradaki fark, Batı Trakya’da terörün olmamasıdır. Çünkü Türk azınlık hak aramak için silahlı mücadeleye girişmemekte ve Türkiye Yunanistan’ın yaptığı gibi bu tür terörist eylemleri desteklememektedir.

5.      Türk hükümeti, PKK ile müzakere etmeyi daima reddetmiştir. Yılmaz’ın koalisyon hükümeti, 1997 yılında, bu bölgenin sosyal ve ekonomik kalkınmasını destekleme niyetini beyan etti. Bugüne kadar herhangi bir somut tedbir gerçekleşmiş değildir.

         Türkiye’nin bir terör örgütü ile müzakere masasına oturması düşünülemez. Fakat Türkiye’den böyle bir şeyi talep edebilen AB., acaba Yunanistan’dan, anlaşmalarla azınlık olarak kabul edilmiş ve meşru bir varlığı olan Batı Trakya Türkleri ile görüşmesini talep etmekte midir?

6.      Türkiye’de, Lozan Antlaşması çerçevesinde resmen tanınan azınlıklara ve bu antlaşmanın kapsamı dışında kalan azınlıklara yapılan muamele açısından hukukî ve fiilî bir farklılık vardır. Türk makamları, bir Kürt azınlığın varlığını tanımamakta, onları Kürt kökenli Türkler olarak telakki etmektedir. Kürtler, ekonomik ve sosyal bakımdan dezavantajlı bir konudadırlar.

         Yunanistan, Lozan ile azınlık statüsü tescil edilmiş Türkleri azınlık olarak kabul edip haklarını tanımazken. AB., Türk vatandaşı olan ve herhangi bir vatandaştan hiçbir farkı bulunmayan Kürtleri zorla azınlık haline getirmeye çalışmaktadır. Buradaki niyet ve amaç açıktır.

7.      Bir sivil çözüm kapsamında, Kürt kültürel kimliğinin belirli biçimleri tanınabilir ve ayrılıkçılığı veya terörizmi savunmaması şartıyla, o kimliğin ifade edilme yollarına daha fazla hoşgörü gösterilebilir.

         Bu hoşgörü fazlasıyla gösterilmektedir. Hatta PKK lehine sloganların atıldığı toplantı ve gösterilere bile zorunluluk olmadıkça müdahale edilmemektedir. Peki ya aynı hoşgörü Yunanistan tarafından Türk azınlığa gösterilmekte midir?

8.      Kürt ve Ermeni konularına dair yayınları nedeniyle, yazarlar takibata uğramamalıdır.

         Son zamanlarda bu tür yazarlar takibata uğramak şöyle dursun neredeyse millî kahraman ilân edilmektedir. Acaba aynı hoşgörü Batı Trakya için geçerli midir?

9.      Gökçeada'daki (Imvroz) Rum azınlık bir dizi sorunla karşılaşmaya devam etmektedir. Bunlar özellikle tapu sicili işlemlerinden ve arsa ve binaların “doğal veya kültürel varlık” olarak gösterilmesinden - ki bu mülkiyete elkonulmasıyla sonuçlanmıştır - kaynaklanmaktadır. Ayrıca, geçmişte istimlak edilmiş olan arsaların satışı için ihaleler açıldığına ve önceden Rum azınlık okulu olan bir binanın azınlığın arzusu hilafına 2005 Haziran’ında otel olarak faaliyete geçtiğine dair bilgiler alınmıştır. Nisan 2005’te Başbakan Erdoğan adayı ilk defa ziyaret etmiş ve cemaatin kaygılarını dinlemiştir.

         Ne yazık ki, Yunan makamları çeşitli bahane ve gerekçelerle Türk azınlığın, bu azınlığa ait vakıf ve derneklerin mallarına el koymakta, sözde kamulaştırmalar yapmak suretiyle mülkiyet haklarını ihlâl etmektedir. AB. ise bu olaylara seyirci kalmaktadır.

10.    Bu yıl (2005) Mart ayındaki Nevruz kutlamaları birçok ilde barışçı geçerken, Mersin’de iki çocuğun Türk bayrağını yırtması olayı bazı milliyetçi tepkileri ateşlemiştir.

         Acaba Batı Trakya’da iki Türk çocuğu Yunan bayrağını parçalasa Yunanistan’ın tavrı ne olurdu? Avrupa Birliği Yunan milliyetçilerine de aynı tepkiyi gösterir miydi?

11.    Diyarbakır Ceza Mahkemesi, Ocak ve Şubat 2005’te bazı müzik albümlerine, Kürtçe dilindeki sözlerin yasadışı örgüte destek anlamına gelen propaganda oluşturduğunu ileri sürerek, eski Ceza Yasası’nın 312. Maddesi uyarınca elkonulması kararını vermiştir.

         PKK. propagandasının bile suç sayılmasını istemeyen AB., ne yazık ki Batı Trakyalı Türklerin ifade özgürlüklerinin ellerinden alınmasına ve kültürel kimliklerinin yok edilmesine seyirci kalmaktadır.

12.  Süryani kökenli çok az kişi yurtdışından geri dönebilmiştir. Türk vatandaşlığını yitirenler, Güneydoğu’da devam eden tapu kayıtları çerçevesinde mülklerini kayıt ettirme hakkına sahip değildirler.

Yunanistan sistemli bir biçimde Batı Trakya Türklerini vatandaşlıktan çıkarmıştır. Geçici bir süre ülke dışına çıkanlar bile vatandaşlıklarını kaybetmişlerdir. Bunların Yunan vatandaşlığını ve Yunanistan’daki mallarını yeniden kazanmaları konusunda AB. Ne yazık ki aynı hassasiyeti göstermemektedir.

Avrupa Birliği’nin azınlık hakları ile doğrudan ilgili olmayan fakat Yunanistan ve Türkiye arasında açık bir çifte standarda yol açan diğer taleplerini ise şu şekilde özetlemek mümkünüdür:

A)     YEREL YÖNETİMLERLE İLGİLİ OLANLAR

Özellikle yakın zamanda kabul edilen mevzuatın uygulanması yoluyla, etkili, şeffaf ve katılımcı yerel yönetimin sağlanması gerekir.

Batı Trakya’da yerel yönetimler konusunda da sorunlar vardır. Seçimler sağlıklı bir biçimde yapılamamaktadır. Belediye başkanlığı Türklerin eline geçse bile personel Yunanlılardan oluşmaktadır. Bu da yönetimde pek çok sorunun ortaya çıkmasına yol açmaktadır.

Şeffaf ve katılımcı yerel yönetim anlayışı Batı Trakya’da işlememektedir.

B)     SINIR ANLAŞMAZLIKLARI VE KOMŞULARLA İLİŞKİLER

1.      Helsinki Zirvesi Sonuçlarının 4. paragrafında belirtildiği üzere, süre gelen tüm sınır anlaşmazlıkları ve diğer ilgili konuları, BM Ana Sözleşmesinin anlaşmazlıkların barışçı yollardan çözülmesi ilkesi doğrultusunda, çözmek için her türlü çaba sarf edilmelidir.

2.      Sarih biçimde iyi komşuluk ilişkileri içinde olunmalı; komşu ülkelerle uyuşmazlıkların kaynağı olan konuların ele alınması ve sınır anlaşmazlıklarının barışçı yollarla çözümü sürecini olumsuz yönde etkileyebilecek herhangi bir eylemden kaçınılmalıdır.

         AB., tam üyelik için Türkiye’nin Yunanistan ile sınır ihtilaflarını çözmesini istemektedir. Sınır ihtilafı olan bir ülkeyi Birliğe kabul etmek istememektedir.

         Fakat bu ihtilafın bir tarafı da Yunanistan olduğu halde aynı şey Yunanistan’dan istenmemiştir. Sınır ihtilaflarına rağmen Yunanistan AB.’ye kabul edilmiştir.

3.      Türkiye’nin Ermenistan ile sınırı hala kapalıdır.

Bu konuda da Türkiye’yi eleştiren AB. Kıbrıs Rum Kesimi ve Yunanistan’ın yaptıklarını görmezden gelmektedir. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetine uğramış gemi ya da kişilerin, Rum kesimi yahut Yunanistan’a kabul edilmeleri mümkün değildir. Yani bu iki ülke sınırlarını belli bir kesime tamamen kapatmıştır. Ama bu eleştiri konusu yapılmamaktadır. Hatta Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti sportif müsabakalara bile dahil edilmemekte ve tam bir izolasyona tabi tutulmaktadır.

4.      Türkiye, 1974’ten beri Kuzey Kıbrıs’ı işgal altında tutmakta ve yaklaşık olarak 35.000 kişilik bir ordu bulundurmaktadır. 1983 yılında, adanın bu kesimi, bağımsız bir cumhuriyet olduğunu ilan etti. Türkiye dışında, uluslararası toplum bu devleti tanımamıştır. Muhtelif BM kararları, Kuzey Kıbrıs’ın Türkiye tarafından işgalini ve Kıbrıs Cumhuriyeti’ni kuran antlaşmalara aykırı olarak işgal altındaki kesimde bir “bağımsız cumhuriyetin” tek taraflı ilanını kınamış ve mevcut durumun kabul edilemez olduğunu belirtmiştir.

         BM çerçevesinde ve Birlik'in üzerine inşa edilmiş olduğu ilkeler doğrultusunda, Kıbrıs sorunu konusunda kapsamlı bir çözüm için daha elverişli bir ortamın oluşmasına yardımcı olunmalı ve soruna kapsamlı bir çözüm bulunması yönündeki çabalar desteklenmeye devam edilmelidir.

Ankara Anlaşması, Kıbrıs dahil olmak üzere 10 yeni AB Üyesi Ülkenin katılımını uyarlayan Protokol bütünüyle uygulanmalıdır.

Kıbrıs Cumhuriyeti dahil olmak üzere, Türkiye ile AB üyesi tüm ülkeler arasındaki ikili ilişkilerin normalleşmesi için bir an önce somut adımların atılmalıdır.

Kıbrıs bandıralı gemiler ve Kıbrıs ticaretine hizmet eden gemiler üzerindeki mevcut tüm kısıtlamaların ve üye devletlerin taşıyıcılarına tabiiyetleri temelinde ayrımcılık yapan havacılık anlaşmaları hükümlerinin kaldırılmalıdır.

Kıbrıs konusunda AB. Yunan tezini kabul etmiştir. Zaten başkası da beklenemezdi. Ancak, 1974 barış harekâtından önce Rumlar tarafından yapılan mezalim görmezden gelinmiştir.

Bu konuda özetle, Kıbrıs Rum Kesimini tanımamız ve Kuzey Kıbrıs’taki askeri varlığımıza son vererek Kuzeyi de Rumlara terk etmemiz istenmektedir.

AB.’ye üye olabilmesi için Türkiye’den Kıbrıs sorununu çözmesi istenmektedir. Oysa bu sorunun bir parçası olan Yunanistan’dan aynı şey istenmemiştir. Hatta sorunun tarafı olan Rum kesimi dahi, sorun çözülmeden birliğe kabul edilmiştir. Üstelik Türk tarafı Annan plânı lehine, Rum tarafı ise aleyhine oy kullandığı halde.

AB., Annan plânına destek verilirse izalasyonların kalkacağı vaadinde bulunmuştur. Fakat bu konuda da iyi dilek ve temennilerin ötesinde somut bir adım atılmamıştır. Rumlar şımartılmaya, Türkler cezalandırılmaya devam edilmektedir.

C)     TARIMA YAPILAN DEVLET DESTEĞİ VE KÖYDEN ŞEHİRE GÖÇ

1.      Türkiye’nin tarım politikası son derece müdahaleci bir niteliktedir ve müdahale fiyatları, sübvansiyonlu girdiler, yatırım kredisi, özel ödemeler, üretim primleri ve yüksek düzeylerde devlet yardımı şeklinde kütlesel yurt içi desteğe dayanır. Şimdiye kadar, devlet müdahalesini azaltmaya yönelik girişimler başarısız olmuştur.

2.      Türkiye’deki bölgesel demografik, sosyo-ekonomik ve altyapısal dengesizlikler, kalkınmada geri kalmış Doğu ve Güneydoğu bölgeleri ile ülkenin diğer bölgeleri arasında bir eşitsizliği yansıtmaktadır. Geri kalmış 49 vilayet, kırsal alandan büyük bir göç olgusuyla, kentsel nüfusta hızlı bir artışla ve ülkenin batısına veya yurt dışına önemli düzeyde göç ile karşı karşıyadır.

         AB. Tarıma yapılan devlet desteğinin kaldırılmasını talep etmektedir. Oysa Yunanistan Batı Trakya’da tütün ekimini yaygınlaştırmak için devlet desteği uygulamaktadır. Buradaki amaç Batı Trakya Türklerini çiftçiliğe mahkûm etmektir. Ancak bu husus AB. tarafından eleştirilmemektedir.

         AB., köyden şehre göç konusunda Türkiye’yi eleştirirken, aynı eleştiriler Yunanistan’a karşı yöneltilmemektedir. Oysa Batı Trakya Türkleri işsizlik sebebiyle ya Yunanistan’ın muhtelif şehirlerine dağılmakta ya da Türkiye veya AB ülkelerine göç etmektedirler. Bu durum Yunan Devleti tarafından da teşvik edilmektedir. Çünkü Batı Trakya’daki Türk varlığına son verilmek istenmektedir.

         SONUÇ:

         Görüldüğü üzere AB, özellikle azınlık hakları ve komşularla ilişkiler konusunda Türkiye’den talep ettiği hususların neredeyse hiçbirini Yunanistan’dan talep etmemiştir. Batı Trakya’da çok büyük insan hakları ihlâlleri olduğu halde bunlar görmezden gelinmiştir. Adaylık sürecinde bu sorunların giderilmesi talep edilmemiştir. Tam üyelikten sonra da Yunanistan bildiğini okumaya devam etmiştir. Bu ülkeye yönelik ciddi bir ikaz bulunmamaktadır.

         AB. görünürde, ırkçılıkla mücadele etmektedir. Oysa ırkçı bir Devlet olan Yunanistan’a hiçbir müeyyide uygulanmamaktadır.

         AB.’nin uyguladığı bu çifte standardın pek çok sebebi vardır. Fakat en önemli sebepler tarihî ve dinî sebeplerdir.

         Türkleri kendileri için ezeli ve ebedi düşman olarak gören Avrupalıların Türkiye’ye karşı objektif olmaları beklenemez. Buna bir de din faktörü eklendiğinde sonuç ortadadır.

         Türkiye’yi tam üye olarak görmek istemeyen AB. ülkeleri bu düşüncelerini çeşitli şekillerde dile getirmektedirler. Fakat Türkiye’nin Avrupa’dan kopmasını da istememektedirler. Tabiri caizse ne kızı veriyor, ne de dünürcüyü küstürüyorlar. Eğer Türkiye’yi küstürürlerse biliyorlar ki Türkiye başka arayışlar içine girecektir. Bu çerçevede yönünü Orta Asya ve İslâm ülkelerine çevirecektir. Bu ise Batı için büyük bir tehlikedir. Bu tehlikeden korunmanın yolu, Türkiye’yi küstürmeden AB.’nin kapısında daha uzun yıllar bekletebilmektir. Bu esnada koparılabilecek her türlü tavizin de koparılması gerekmektedir. Bu konuda da ne yazık ki AB. çok önemli mesafeler de katetmiştir. Yunanistan’dan talep etmeyip Türkiye’ye dayattığı hususların pek çoğu, Türkiye’nin üniter Devlet yapısına zarar verecek ve belki de günün birinde bağımsızlığını dahi kaybetmesine sebep olabilecek hususlardır.

         Yüzyılların intikamını almaya çalışan Avrupa, genç Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Sevr’i tanımamasını hazmedememiştir. Ve şimdi, dün silah zoruyla yaptıramadığını, diploması yoluyla yaptırma gayreti içine girmiştir.

         Peki yapılması gereken nedir?

         Öncelikle yaklaşan tehlikelerin farkına varmak gerekir. Ama en önemlisi sun’i ayrılıkları ve çekişmeleri bir kenara bırakarak birlik ve beraberliğimizi muhafaza etmeliyiz.

         Batı Trakya Türkleri kendi içlerinde birliği sağlamak zorundadır. Türkiye Batı Trakya Türklerinin sorunlarına sahip çıkmalı ve her platformda dile getirmelidir. Batı Trakya Türklerine tanınmayan haklar Rum azınlığa da tanınmamalı, mütekabiliyet kuralı işletilerek bazı haklar pazarlık konusu yapılabilmelidir.

         Batı Trakya Türklerinin sorunlarının Türkiye’de yaşayan Türkler tarafından da çok iyi anlaşılması gerekmektedir. Ölümünün üzerinden çok kısa bir süre geçmiş olmasına rağmen ne yazık ki Türkiye’deki Üniversite öğrencilerinin büyük bir çoğunluğu, rahmetli Dr. Sadık Ahmet’in kim olduğunu dahi bilmemektedir. Bu vahim bir durumdur.

         Türkiye büyük devlet olmak istiyorsa, büyük devlet gibi hareket etmelidir. Bu da Dünya’nın neresinde olursa olsun, Türklerin sorunları ile ilgilenmek ve onlarla işbirliği yapmakla mümkün olur. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, başta Batı Trakya ve Kıbrıs olmak üzere, Kuzey Irak, özellikle Kerkük, Orta Asya, Azerbaycan, Güney Azerbaycan, Doğu Türkistan ve Kafkaslardaki Türklerin sorunlarını da kendi sorunu gibi görmek ve buralarda yaşayan topluluklarla ya da devletlerle yakın ilişkiler kurmak zorundadır.

         Türkiye, ticarî ve iktisadî ilişkilerini devam ettirmek şartıyla, Avrupa Birliği sevdasından vazgeçmeli ve yönünü doğu’ya dönmelidir. Tarih boyunca zenginliğin kaynağı doğu, özellikle Orta Asya olmuştur. Bu nedenle, başta Türk Cumhuriyetleri olmak üzere Gürcistan, Ukrayna, Beyaz Rusya, Rusya, İran ve İslâm ülkeleri ile ticarî ve iktisadî ilişkiler güçlendirilmelidir.

         Türkiye dışındaki soydaşlarımızın haklarını ancak güçlü bir Türkiye’nin koruyabileceğini, başkalarının yardım ve himmetiyle hiçbir hak elde edemeyeceğimizi unutmamak gerekir.


 

* Türk Ocakları Genel Merkezi tarafından 6.4.2007 tarihinde Ankara’da düzenlenen “Batı Trakya’da Türk Varlığı” konulu panelde tebliğ olarak sunulmuştur. Tebliğin Tam Metni Türk Hukuk Enstitüsü Dergisi Yıl 2007 Temmuz S. 123 ve Ağustos S. 124’de iki bölüm halinde yayınlanmıştır.