I. KONUNUN ÖNEMİ

Bilindiği üzere Türkiye Cumhuriyeti Devleti yılardır sözde Ermeni soykırımı iddiaları ile baş etmeye uğraşmaktadır. Ermeni diasporası, bazı dış güçlerin de desteğini almak suretiyle Türkiye’yi uluslar arası alanda sıkıştırmak istemektedir. Türkiye ise bu iddiaların asılsız olduğunu ispat etme gayreti içine girmiştir.

İddiaların asılsız olduğu doğrudur. Ancak Ermenilerin bitip tükenmek bilmeyen saldırılarına karşı bu iddiaların asılsız olduğunu ispat etmeye çalışmakla yetinmek kanaatimizce doğru değildir. Çünkü sözde Ermeni soykırımı tasarılarını kabul eden ülkeler de aslında iddiaların asılsız olduğunu çok iyi bilmektedirler. Bu nedenle Türkiye, “tarihi tarihçilere bırakmak gerekir” tezi ile yetinmeyip, her alanda atağa kalkmak zorundadır. Hem siyasi, hem diplomatik, hem de ekonomik alanda karşı atağa geçmek zorundayız.

Aşağıdaki açıklamalarımızdan da anlaşılacağı üzere, gerçek soykırım Türk Milletine karşı yapılmıştır. Ancak ne yazık ki bunu bırakın Dünyaya anlatmayı kendimiz bile bilmiyoruz. 1992 yılında Ermeniler tarafından Hocalıda gerçekleştirilen katliamın üzerinden sadece 16 yıl geçmiştir. Ancak çok kısa süre önce gerçekleştirilen bu katliam bile Türk kamuoyu tarafından yeterince bilinmemektedir[1].

O halde öncelikle Türk milletine karşı yapılan soykırımın önce Türk, sonra Dünya Kamuoyuna çok iyi anlatılması gerekmektedir. Ayrıca neden bu soykırımlar yapılmaktadır, neden Ermeniler desteklenmektedir, Ermenilere verilen destek sadece dinî sebeplere mi dayanmaktadır, yoksa bunun ekonomik ve siyasî sebepleri de var mıdır sorularının üzerinde durup düşünmek ve çareler üretmek gerekmektedir.

Bu konu sadece hem Azerbaycan hem de Türkiye’nin Ermeni sorunu ile uğraşması sebebiyle önem arz etmemektedir. Türkiye ile Azerbaycan ve diğer Türk Cumhuriyetlerinin kaderi birbirine bağlıdır.  Geçtiğimiz günlerde Kuzey Irakta sıkışan teröristleri Ermenistan’ın Karabağ’a yerleştirme gayreti içine girmesi bu kader birliğini bir kez daha gözler önüne sermiştir. Ermenistan bu planı ile bir yandan teröre destek verip Türkiye’yi sıkıştırmaya çalışırken, diğer taraftan da PKK.’yı aynı zamanda Azerbaycan halkına ve devletine karşı kullanmayı da planlamaktadır. Geçmişte Asala’yı karşımıza çıkaran Ermenistan, 80’li yıllardan itibaren PKK. ile amacına ulaşmaya çalışmaktadır. Sözde Kürt halkının savunuculuğunu üstlenir gözüken PKK.’nın ileri gelenlerinin aslında Ermeni kökenli olduğu ifade edilmektedir. Bu da göstermektedir ki, Türkiye’nin başta Azerbaycan olmak üzere diğer Türk Cumhuriyetleri ile ilişkilerini geliştirmesi ve ortak hareket alanları oluşturması hayatî önem arz etmektedir. 

Rusya, Avrupa Devletleri ve ABD bu bölgeyi kendi kontrollerinde tutmak istemektedirler. Çünkü çok önemli siyasi ve ekonomik çıkarları bulunmaktadır. Başta Azerbaycan olmak üzere Orta Asya’da yaşanan olaylar yakından incelendiğinde, bu olayların temellerinde büyük güçlerin siyasi ve ekonomik çıkarlarının bulunduğu görülür. Özellikle son zamanlarda Orta Asya, bu üç büyük gücük ekonomik ve siyasî savaş alanına dönüşmüştür. Bunun en önemli sebebi ise, Orta Asya’daki zengin kaynaklardır.

Mehmet Akif Ersoy;

Geçmişten adam hisse kaparmış... Ne masal şey!
Beş bin senelik kıssa yarım hisse mi verdi?
Tarihi tekerrür diye tarif ediyorlar;
Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi? 
diyor. 
Bazı olayların tekrar yaşanmaması ve geleceğimizi sağlam temeller üzerine bina edebilmemiz için tarihimizi çok iyi bilmek ve bundan dersler çıkarmak zorundayız.  Bu nedenle, soykırımın hangi sepelerle yapıldığı, Rusya’nın, Ermenistan’ın ve batılı devletlerin amaçları, Türkiye’nin bundan sonra neler yapması gerektiği gibi konulara geçmeden önce, Orta Asya ve özellikle Azerbaycan tarihine kısaca göz atmak ve soykırım nerelerde ne şekilde yapıldığına temas etmekte yara görüyoruz.
 
II. YAKIN DÖNEM ORTA ASYA TARİHİ, BAĞIMSIZ TÜRK CUMHURİYETLERİNİN KURULUŞU VE SOYKIRIM

Orta Asya tarih boyunca pek çok Türk Devletinin kuruluşuna şahit olmuştur. Ancak bu bölgede yaşayan Türk boyları özellikle onüçüncü yüzyıldan itibaren siyasî bir birlik haline gelememişlerdir. Cengiz Han ve Timur dönemlerinin dışında bu bölgede tek devletin varlığından söz edilemez. En son Kazak ve Özbek Hanlığı olarak iki büyük hanlık vardı. Bunlar da birbirleri ile mücadele görünümündeydi. Başlangıçta bir prenslik olan Rusya, Çarlık döneminde güçlenerek bu bölgeyi istila etmeye başlamıştır. Bölgede yaşayan Türk halklarının birlik içinde olamayışı bu istilayı kolaylaştırmıştır

Güney Kafkasya bir dönem İran hâkimiyeti altına girmişti. Güney Kafkasya’yı İran’a katan Kaçar Sülalesinden Ağa Muhammed Han 1795’de Gürcistan ve Ermenistan’ı işgal etmişti. 1828’de Ruslara yenilen İranlılar, Kuzey Azerbaycan’ı (bugünkü Azerbaycan) Aras nehri sınır olmak üzere Türkmençay anlaşması ile Ruslara terk ettiler. Böylece Azerbaycan ikiye bölünmüş oldu. Bir bölümü Rus hâkimiyetine girerken bir bölümü de İran’ın hâkimiyeti altında kaldı.

Kuzey Kafkasya’ya kadar yayılan Rus işgali Müslüman halkın direnişiyle karşılaşmaya başladı. Kafkaslarda Şey Şamil önderliğinde başlayan direniş 1877 yılına kadar sürdü. Şeyh Şamilin kuvvetlerini savaşarak yok edemeyeceklerini anlayan Ruslar, Türk köylerini basarak soykırıma varan katliamlar gerçekleştirdiler. Sonunda Şeyh Şamil’i teslim olmaya zorladılar.

Ruslar, Türkmençay Barış Antlaşması’nın 14. maddesi çerçevesinde, Güney Azerbaycan’ın çeşitli yörelerinden 40.000 den çok Ermeni’yi Güney Kafkasya’ya, özellikle Revan (Erivan), Nahçıvan ve Karabağ bölgelerine göç ettirdi. Rusya’nın, “Kafkasya’yı Hıristiyanlaştırma” politikası gereğince, 20. yüzyılın başına kadar 1.300.000 dolayında Ermeni’nin, bu bölgeye yerleştirildiği tahmin edilmektedir. Böylece bu bölgeler Ermeni yerleşim bölgeleri haline getirildi. İşte, Azerbaycan’ın bugün yaşadığı Karabağ sorununun temelleri, Ruslar tarafından bu şekilde atılmıştır.

Ruslar, ele geçirdikleri topraklarda yoğun bir Ruslaştırma faaliyetine giriştiler. Özellikle açtıkları dil okullarında Rus dilini öğretirken, Türkçenin unutturulması için ellerinden gelen her şeyi yaptılar.

Rus işgalinden sonra bu bölgede değişik eyaletler (Oblastlar) kuruldu. SSCB. Döneminde bu idari yapı yeniden değişti.

1905’den sonra Türk toplulukları arasında bir uyanış başladı. Bu yıl Kazaklar 14.500 kişi toplayarak aydınlar arasından temsilciler seçip pazarlıklara başladılar. Devlet yetkililerinden bazı taleplerde bulundular. Benzer faaliyetler başka bölgelerde de görüldü.

Bu yıla kadar Çarlık, Türk halkları için bir tek gazete çıkarılmasına izin veriyordu. O da yarı Türkçe yarı Rusça olan, İsmail Gaspıralı’nın çıkardığı Tercüman gazetesiydi. Bu dönemde çeşitli Rus okullarında okuyan aydınlar yetişmişti. Gaspıralı da bunlardan biriydi. Gazete çıkarırken, farklı lehçeler ve harfler kullanan Türk boylarının birbirlerini anlamakta zorluk çektiklerini görmüş ve çareler düşünmeye başlamıştı. Aynı kökten gelen fakat birbirini anlayan insanlar arasında ortak bir yazı dili geliştirilmesi gerektiğini düşünüyordu. Düşüncelerini “dilde, fikirde ve işte birlik” sloganı ile ifade etmiştir. Bu düşünceleri Türk dünyasında geniş bir taraftar bulmuştur. Gaspıralı ile birlikte bazı Türk aydınları 1905 yılında Rusya Müslümanları I. Kongresini gerçekleştirdiler. Bu kongrede daha çok eşitlik ve kültürel haklar üzerinde duruldu. Daha sonra birkaç kongre daha yapıldı ve önemli kararlar alındı. Fakat kısa süre sonra geri gelen istibdat döneminde bu kararları uygulama imkânı olmadı. Ancak, birlik ve beraberlik konusunda önemli bir mesafe kat edildi.

Bu arada I. Dünya savaşı başlamıştı. Ağır yenilgilere uğrayan Ruslar, askerlikten muaf tutulan Kazak ve Kırgızlardan da asker almaya karar verdiler. Ayrıca halktan malî fedakârlık istendi. Bu durum hoşnutsuzluğa yol açtı. 1916’da Orta Asya’da, özellikle Fergana’da yaygın bir isyan çıktı. Kıpçaklar ve Kazakların ardından Özbekler, Türkmenler ve Kara Kalpaklar da silaha sarıldılar. Ruslar isyancılar üzerine asker göndererek katliama varan bir vahşet sergilediler. Bu ayaklanma savaş sonuna kadar durmadı. Ayaklanma Rusya’nın savaştan çekilmesinde ve 1917 Bolşevik ihtilalinde önemli rol oynadı.

Bolşevik ihtilalinden sonra Rusya’nın her tarafında isyanlar çıktı. 17 Kasım 1917’de Başkurtlar, bağımsız Başkurt Cumhuriyetini kurduklarını ilan ettiler. Aralık ayında Kazaklar, Orenburg’da bir Kongre yaptılar ve Alaş Orda Devletini kurduklarını ilan ettiler. 28 Kasımda Türkistan’da Türkistan Cumhuriyeti kuruldu.

Bu esnada Mehmet Emin Resülzade’nin başında olduğu Müsavat Partisi’nin önderliğinde Azerbaycan bağımsızlığını ilan etmeye hazırlanıyordu.

Bağımsız bir Azerbaycan’ı ne Ruslar ne Ermeniler ne de İngilizler istiyordu. Ermenilerin asıl amacı topraklarını genişletmekti. Ruslar siyasî amaçlarının yanı sıra Bakü petrollerine sahip olmak istiyorlardı. İngilizlerin niyeti ise o dönemlerde müttefik olan Türklerin ve Almanların Hindistan’a giden yolunu kesmekti. Bu nedenle Rusların desteğini alan Ermeniler korkunç bir soykırım’a giriştiler. O sıralarda Bakü, Bolşevik Rusların ve Ermenilerin kurduğu Bolşevik Sovyet’in egemenliği altındaydı.

1918 yılının Mart olayları, Azerbaycan tarihinin en kanlı olaylarındandır. Bolşevik- komünist bayrağı altında birleşmiş Ermeni çeteleri, başta Bakü olmak üzere Nahcivan, Kuba, Kusar, Şamahı ve Lenkeran'da Azerbaycan halkına çok büyük zulümler yaptılar. Tarihçiler göre sadece 29-31 Mart günleri arasında Bakü'de 20 binden fazla Azerbaycanlı katledilmiştir.

Katliam esnasında Azerbaycan Türklerine ait sosyal binalar, millî simgeler ve kültür ocakları dağıtıldı, camiler ve mescitler bombalandı. Tazepir mescidine sığınan 500 kişi mescidin içinde acımasızca katledildi. Ermeniler kadınlara ve çocuklara bile acımadılar. Saçlarından birbirine bağlanan Türk kadınları çırılçıplak caddelerde gezdirildi.

Hayatını kurtarmak için sivil halktan yaklaşık 60 bin kişinin kaçtığı ve göçmen durumuna düştüğü ifade edilmektedir.

Rusların desteklediği Ermeni çetelerle baş edemeyen Azerbaycan, Osmanlıdan yardım istedi. Osmanlı Devleti de, Enver Paşa’nın kardeşi Nurettin Paşa komutasında bir Osmanlı tümenini yolladı. "Kafkas İslam Ordusu" adındaki bu tümen 1918 Mayıs'ında Baküye girerek soykırımı durdurdu. Bakü, bağımsızlığını ilan eden Azerbaycan Halk Cumhuriyetine başkent yapıldı.

Fakat birkaç ay sonra I. Dünya savaşında Osmanlı yenik düştü ve anlaşma gereği askerini Bakü’den çekmek zorunda kaldı. Fakat isteyen Türk Azerbaycan ordusunda kalabilir dendiği için pek çok subay Azerbaycan’da kaldı.

İşte bu olaylar sebebiyle 31 Mart tarihi, Azerbaycanın Ümümmilli lideri (Cumhurbaşkanı) Haydar ALİYEV'in 26 Mart 1998 tarihli Fermanı ile '31 Mart - Azerbaycanlıların Soykırımı Günü' olarak ilan edildi.

Bugünkü Azerbaycan'ın siyasî sınırları 1918’de çizildi. Ancak, bu bağımsızlık uzun sürmedi.

1917 yılında Çarlık idaresini bir ihtilal ile deviren Bolşevikler, durumlarını güçlendirebilmek için türlü vaatlerle Türk halklarını yanlarına çekmeye başladılar. Kendilerine yakın işbirlikçiler de buldular. Bunların bir kısmı ehveni şer diye Bolşevikleri tercih ederken bir kısmı da sosyalist düşünceleri sebebiyle onların safında yer aldı. Rusya’da Rus olmayan milletler, Bolşevik ihtilali ile birlikte bağımsızlıklarını kazanacaklarını ümit etmeye başlamışlardı. Bu yüzden Ekim devriminde Bolşeviklere yardım ettiler. Lenin, her milletin geleceğini kendisinin tayin edeceğini ilan etmişti. Bunun için Azerbaycan bu hakka güvenerek 1918 yılında bağımsızlığını ilan etti. Fakat Bolşevikler 28 Nisan 1920’de Azerbaycan Cumhuriyetinin varlığına son verdiler. Bunun yerine Sovyet Sosyalist Azerbaycan Cumhuriyeti kuruldu. Bu işgalde, Marksist Himmet Partisi lideri Neriman Nerimanof’un muhalefeti ve Bolşeviklerle işbirliği yapması da önemli rol oynamıştır. Bolşeviklerle işbirliği yapan diğer Türk liderler gibi Nerimanof da yanıldığını kısa süre sonra anlamış, yaptıklarından pişmanlık duymuş ancak bu pişmanlıklar fayda etmemiştir. Başkurt Cumhuriyetinin devlet başkanı olan Zeki Velidi Togan da, savaşta çaresiz kaldıkları için belki bu sefer sözlerini tutarlar diye Bolşeviklerle anlaştıklarını ancak Bolşeviklerin her zaman olduğu gibi yine sözlerinde durmadıklarını, bir kumar oynadıklarını ve kaybettiklerini beyan etmiştir. Diğer Türk Devletlerinde de aynı oyunlar oynandı. Zor zamanlarında Türklere yanaşan ve bağımsızlık vadeden Bolşevikler güçlenir güçlenmez sözlerinden döndüler. Bolşevikler işgali gerçekleştirebilmek için iç siyasi rekabetleri tahrik ettiler. Komşu halklar arasındaki etnik gerginlikleri arttırdılar ve askeri müdahale fırsatları yaratmaya çalıştılar. Türk aydınları arasında Marksist fikirleri yaydılar ve kafaları karıştırarak direnci kırdılar. Bazı milliyetçi liderler bile bu fikirlerden etkilendi ve sosyalizmi benimsedi.

Bolşevikler 4 yıl süren bir iç savaştan sonra Çarlık Rusya’sının tümünü ele geçirdiler. Evvelce bağımsızlığını ilan eden diğer milletler gibi Azerbaycan da bağımsızlığını kaybetti. 1920 yılında tüm Kafkas bölgesi, Sovyetler Birliği'nin yönetimi altına girdi.

Ermeniler bu dönemde de etkin konumlarını sürdürdüler. Ermenistan'ın sınırlarının asıl genişlemesi de bu dönemde gerçekleşti.

Öyle ki, 1920'lerde başlayıp 1980'lere kadar geçen süre içerisinde Ermenistan, Azerbaycan toprakları aleyhine üç kattan fazla genişleyerek, ilk kurulduğu yıllardaki 9,000 kilometrekareden bugünkü 29,000 kilometrekarelik alana ulaştı. Zaten, daha ilk fırsatta, 1920-21 yıllarındaki yeni sınır düzenlemelerinden yararlanarak, Nahçıvan ile Azerbaycan arasındaki Zengezur ve Göyçe bölgelerini topraklarına kattı. Böylece, Azerbaycan'ın Nahçıvan, dolayısıyla Türkiye ile olan coğrafi bütünlüğü ortadan kalktı, ülke bugünkü parçalı halini aldı. Sovyet hâkimiyeti kurulduktan üç yıl sonra, Dağlık Karabağ'ın Ermenistan sınırlarına katılmasına karar verildi. Bu karar, uyandırdığı hoşnutsuzluk nedeniyle, ertesi gün Stalin'in de katıldığı bir toplantıda iptal edildi. Ancak aynı gün, yani 5 Temmuz 1923 tarihinde, Dağlık Karabağ'ın statüsü değiştirilerek, Azerbaycan sınırları içerisinde kalmak kaydıyla, özerk bölge haline getirildi.

II. Dünya savaşından sonra Azerbaycanlılar zorunlu göçe tabi tutuldu. Ermenistan’a verilen yerlerde yaşayan Azerbaycanlılar zorla Azerbaycan topraklarına göç ettirildi. Bu esnada da Azerbaycanlılar çok sayıda terör olayına maruz kaldı.

Gorbaçev Döneminde, 1988 yılında 250.000 civarında Azerbaycan Türkü yaşadıkları yerleri terk etmeye zorlandı ve sürgün edildi. Bu şekilde özellikle Karabağda nüfus yapısı değiştirilmek istendi.

Baskılar, katliamlar ve sürgünler Azerbaycan kamuoyunda, Ermenilere ve önlem almayan Sovyet yönetimine karşı çok ciddi tepkilerin oluşmasına yol açtı.

17 Kasım 1988'de Azatlık Meydanı gösterileri başladı. Yüz binlerce insanın katılımıyla gerçekleşen bu gösteriler, kısa zamanda organize bir halk hareketine dönüştü. Gösterilerin önünü alamayan Sovyet yönetimi ise çareyi askeri müdahalede buldu ve 20 Ocak 1990 gecesinin o meşum olayları meydana geldi. Çeşitli istikametlerden giren Sovyet tankları, kurulan barikatlar önündeki insanları ezerek, çevreye ağır silahlarla ateş yağdırarak Bakü'ye girdi. Olaylar sırasında onlarca sivil hayatını kaybetti. Bütün bunlara rağmen, Azerbaycan'daki protesto hareketleri güçlenmesini sürdürdü ve Sovyetler Birliği'nin çözülmesi yolunda en önemli etkenlerden biri oldu. Öte yandan Ermeniler Dağlık Karabağ'ı Türklerden boşaltma faaliyetlerini hızlandırdılar. Buna direnen halkla, Ermeni silahlı birlikleri arasında sıcak çatışmalar başladı. Sovyetler Birliği'nin 1991 yılı sonlarında dağılması ile çatışmalar iyice alevlendi.

Karabağ savaşlarının en dramatik sahneleri, Dağlık Karabağ'ın Hocalı şehrinde yaşandı.

1992 yılının Şubat ayının 25'ini 26'sına bağlayan gece, Ermenistan Silahlı Kuvvetleri ile Dağlık Karabağ'daki Ermeni milisleri, SSCB'nin Hankendi'nde yerleşen 366. Motorize Alayı'nın da katılım ve desteğiyle Hocalı şehrinde büyük bir saldırı başlattılar.

Bir gece içerisinde 613 sivil öldürüldü, 1200'den fazla insan da esir alındı. Öldürülenler ve esir götürülenler arasında, 1989 yılında Fergana olaylarından kaçarak, Hocalı'ya gelip yerleşen Ahıskalı Türkler de bulunuyordu.

Karabağ savaşları süresince 20,000'den fazla Azerbaycanlı hayatını kaybetti, 4866 insan esir ya da kayıp düştü, 100.000'den fazla insan yaralandı ve yaralıların yarısından fazlası sakat kaldı. Bu sırada, Azerbaycan'ın %20'sine denk gelen 17,000 kilometrekarelik toprağı işgal edilmiş; 900 yerleşim yeri, 131,000 civarında ev, 1025 okul, 798 sağlık merkezi, 1,500 kültürel mekân, 12 müze, 9 saray tahrip edilmiş ya da yakılmış, müzelerdeki 40.000 civarında tarihi eser talan edilmişti. Bu arada, 927 kütüphanede bulunan on binlerce kitap ve el yazması eser de yok edilmişti. Ermeniler, ateşkesin ilan edildiği 1994'ün 12 Mayıs'ına kadar Dağlık Karabağ'ın tamamını ve etraftaki yedi şehri ele geçirmişlerdi.

Buralarda yaşayan 700,000'i aşkın Azerbaycan Türk'ü, yerlerini değiştirmek terk ederek, iç bölgelere göç etmek zorunda kalmıştı.

Bu olaylar hukuki açıdan bir soykırım olarak nitelendirilebilir mi?

Soykırım veya jenosit, ırk, canlı türü, siyasal görüş, din, sosyal durum ya da başka herhangi bir ayırıcı özellikleri ile diğerlerinden ayırt edilebilen bir topluluk veya toplulukların bireylerinin, belli çıkarlar doğrultusunda önemli sayıda ve düzenli biçimde yok edilmeleridir.

Uluslar arası Ceza Mahkemesinin Roma Statüsünde, soykırımın tarifi 6. maddede yapılmıştır. Bu maddeye göre soykırım, bir milletin, etnik, dini bir grubun veya bir ırkın tamamını veya bir bölümünü yok etmek amaçlı yapılan aşağıdaki davranışlardır:

(a) Grup üyelerini öldürmek;

(b) Grup üyelerine ciddi fiziki veya zihinsel zarar vermek;

(c) Grup üyelerinin yaşam şartlarına, grubu fiziksel olarak yok etme amaçlı zarar vermek;

(d) Gruptaki doğumları kasıtlı olarak engellemek

(e) Grubun çocuklarını zorla başka bir gruba transfer etmek

Birleşmiş Milletler'in 1948 tarihli Soykırımın Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi'ne göre bir eylemin soykırım olarak nitelendirilebilmesi için, belirli bir insan topluluğunun; milliyeti, ırkı, etnik kökeni veya dini dolayısıyla yok edilmesi niyetinin bulunması gerekir.

Bu şartlara baktığımız zaman gerek 1918’de yaşanan olaylar gerekse Hocalı katliamının gerçek bir soykırım olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Çünkü öldürülenler sadece Türk ve Müslüman oldukları için öldürülmüş, çoluk çocuk demeden pek çok masum insan katledilmiş, hamile kadınların karınları deşilmiş, çocuklar üzerinde tıbbî deneyler yapılmış, on binlerce insan evlerinden ve yurtlarından edilerek göçmen durumuna düşürülmüş ve çok kötü yaşam şartlarına mahkûm edilmiştir. Bu şartlardan biri bile yapılanları soykırım olarak nitelendirebilmek için yeterlidir. Oysa Ermeniler burada sayılanların tamamını hatta fazlasını yapmışlardır. Bu nedenle gerek Hocalı katliamı gerekse 1918 olaylarını gerçek anlamda bir soykırım olarak nitelendirmek mümkündür.

Bu noktada 1915’de Doğu Anadolu’da Ermenilerin Türklere karşı yapmış oldukları katliamı da unutmamak gerekir. Bu katliam da gerçek bir soykırım şekline dönüşmüştür. Ancak asıl konumuz Azerbaycan ve Orta Asya olduğu için 1915 olayları üzerinde daha fazla durmuyoruz.

Ermeni katliamını soykırım olarak nitelendirdikten sonra yapılması gereken, bu meseleyi uluslar arası kuruluşlara taşımaktır. Özellikle Lahey Adalet Divanına müracaat ederek soykırımın tescili talep edilebilir. Gerçi Bu tür kuruluşlar ne yazık ki Türk ve Müslüman olanlara karşı tarafsız davranamamaktadırlar. En son Bosna olaylarına Lahey Adalet Divanı, yapılanların bir soykırım olduğunu kabul etmek zorunda kalmış fakat bundan Sırbistan’ın sorumlu tutulamayacağına karar vermiştir. Bu kararı vermesinin amacı, Sırbistan aleyhine açılabilecek tazminat davalarının önüne geçmektir. Ancak ne olursa olsun hem Ermenistan’ı hem de Uluslar arası kuruluşları bu konuda rahat bırakmamak gerektiği kanaatindeyiz.

III. SOYKIRIMIN BELLİ BAŞLI SEBEPLERİ

A)    BÜYÜK ERMENİSTAN PROJESİ

Büyük Ermenistan Projesi’nin fikir babalığını aslında İngilizler yapmış, Fransa ve Rusya projeye destek vermiştir. Bu projeye göre bugünkü Azerbaycan ile birlikte Doğu ve Kuzey Anadolu’yu da içine alacak bir büyük Ermenistan Devleti kurulacaktır.

Ermeni meselesi, ondokuzuncu yüzyılın ikinci yarısından itibaren Osmanlı Devleti’nin parçalanmasından veya zaafa düşmesinden menfaati olan Rusya, İngiltere ve Fransa tarafından uluslararası gündeme sokulmuştur.

Çar Petro zamanından itibaren sıcak denizlere inmeyi amaçlayan Ruslar, doğu Anadolu’da Ermenileri kendi tarafına çekerek onların vasıtasıyla nüfuzlarını Akdeniz’e kadar uzatmayı hesap etmişlerdi.

Fransızlar da Akdeniz’in doğusunda kendilerine bir nüfuz sahası oluşturma gayreti içersine girmişti. En önemli kozları dinî propagandaydı. Fransa 19. yüzyılda lâik devlet yapısına sahip olmasına rağmen Hıristiyanlığın kutsal topraklarında bulunan Katolik kilisesine ait dinî kurumların koruyuculuğunu üstlenmek istemiştir. Ermeniler arasında da Katolikliğin propagandasını yaparak Ermeniler üzerinde nüfuz kurmaya çalışmıştır.

İngiltere ise 19. yüzyıl boyunca Osmanlı Devleti’nin toprak bütünlüğünün korunmasından yana tavır koymakla beraber Osmanlı Devleti üzerindeki emperyalist menfaatlerini temin için Ermeni meselesini destekleme yoluna gitmiştir. Bu amaca ulaşabilmek için Ermeni nüfusun istenilen düzeye çıkarılması gerekmekteydi.

Bu maksatla bir yandan dışarıdan Ermeni göçü özendirilirken, öte yandan bölgedeki Türk nüfus peyderpey Anadolu’nun diğer yörelerine göç ettirilmeliydi. Anadolu’yu dolaşarak bu konuda çalışmalar yapan ve raporlar hazırlayan bir İngiliz Yüzbaşıya göre geriye kalan halktan özellikle Kürtler, Ermenilerle birlikte yaşamaya zorlanmalıydı. Kürtler, Ermenilerle kader birliği etmeye teşvik edilmeliydi. Osmanlı (Türk) halkı Küçük Asya’nın başka bölgelerine göç ettirilmeli, buna karşın Ermenilerin bu yöreye aktarılmaları sağlanmalıydı.

I. Dünya Savaşı sonunda dünyanın yeni siyasî haritalarını çizecek olan Paris Barış Konferansı öncesinde İngiltere’nin Orta Doğu’ya dair takip edeceği siyaseti tespit için 1918 sonunda ve 1919 başlarında Şark Komitesi adı verilen bir komite düzenli aralıklarla toplanmıştır. İngiltere’nin Orta Doğu politikalarının tespit edilmesinde büyük rol oynayan Şark Komitesi Büyük Ermenistan hakkında farklı mülahazaların tartışıldığı bir zemin olmuştur. Üyelerinin çoğunluğu aynı zamanda İngiliz Kabinesi’nin de üyesi olan Komite’nin aldığı kararlar genellikle Kabine’de de kabul edilmiştir.

Komite, Büyük Ermenistan ve diğer Kafkas Cumhuriyetlerinin durumunu ele almış ve Türkiye’nin doğusunda bir Ermenistan devletinin kurulmasının gerekliliği hususunda fikir birliğine varılmıştı. Komite başkanı olan Lord Curzon bu ihtiyaç için üç sebep ileri sürer: Birincisi, sağa sola sürülmüş olan Ermenilere millî bir devlet sağlamak; ikincisi, Kafkasya’yı aşarak Orta Doğu ve Asya’da büyük bir tehlike oluşturabilecek Pan-Turanist hareketine engel olmak; ve nihayet herhangi bir devletten (Rusya ve Fransa’dan) gelecekte muhtemel bir saldırıyla karşı tampon oluşturmak.

İşte bu düşünceler etrafında birleşen Ermeni çeteler, amaçlarına ulaşabilmek için Türk nüfusu azaltmak, göçe zorlamak ve topraklarını genişletebilmek için soykırım boyutlarına ulaşan katliamlara giriştiler.

B)    RUSLARIN ÇATIŞMACI SİYASETİ

Böl, parçala ve yönet siyasetini çok başarılı bir şekilde uygulayan Ruslar, Orta Asya’daki Türkler arasında ihtilaf ve çatışmalar çıkararak sürekli birbirlerine düşürüyordu. Sonra da kendisi hakem rolüne soyunarak otoritesini arttırıyordu.

Bugünkü Türk Cumhuriyetlerinin sınırları 1924 – 1936 yılları arasında Moskova tarafından çizildi. Bu yapılırken etnik unsurlara ve doğal sınırlara dikkat edilmedi. Bölgedeki en önemli nüfusu oluşturan grup Özbeklerdir. Ancak Özbek halkı pek çok Cumhuriyete dağılmış durumdadır. Diğer Cumhuriyetlerdeki Özbek nüfus zaman zaman sorunlara neden olabilmektedir.

Nitekim 1990’da Oş’ta Kırgızlar ile Özbekler arasında kanlı çatışmalar oldu. Yüzlerce kişi yaralandı ve hayatını kaybetti. (Özbeklere göre 4500’ü Özbek olmak üzere 5000 kişi ölmüştür). Çatışmaların görünürdeki sebebi tarım topraklarının paylaşılması. Ancak Oş’un 1924 yılına kadar Özbek Sovyet Sosyalist Cumhuriyetine ait olduğu, halkın % 70’inin Özbek olduğu fakat1936’da Stalin tarafından Kırgızistan’a devredildiği bilinmektedir. 1991 yılında ise Orta Asya Türk Cumhuriyetlerinde, OŞ’taki kadar şiddetli olmamakla birlikte toplam 36 çatışmanın olduğu bildiriliyor.

Bu noktada Fergana olaylarına da temas etmek gerekmektedir.

1944 yılında Ahıskadan sürülen Ahıska Türkleri Orta Asya ve Kazakistan Çöllerine yerleştirildiler. Mecburi göçe tabi tutulan bu insanların 10 binden fazlası çöl havasına, soğuğuna, insanlarına ve suyuna alışamadığı için, soğuktan ve hastalıktan vefat etti. Ahıskalı’lar, kendilerine yapılan baskılara, haksızlıklara rağmen Türklüklerini, örf adetlerini ve geleneklerini korumaya çalıştılar. Pasaportlarında Millet yazıldığı yere " TÜRK" diye yazdırdılar. Hükümet görevlileri Azeri, Özbek, yazmak istemelerine rağmen, Ahıskalılar; “Hayır biz Türküz ve Milletimizden asla vazgeçemeyiz” diye direndiler. Ahıskalılar hariç eski S.S.C.B de Türk diye resmen kabul edilen başka millet yoktur. Bu nedenledir ki; Ahıskalılar hiç sevilmediler ve devamlı KG B'nin takibi altındaydılar. Ahıska Türkleri Orta Asya ve Kazakistan'ın kendilerine hiçbir zaman vatan olmayacağının farkındaydılar. Bundan dolayıda kendi anavatanlarına Ahıskaya veya Türkiye'ye dönme mücadelesi veriyorlardı. Gürcistan buna hep direniyordu. Türklerin Ahıskaya yerleşmesine karşıydı. Ahıskalılar’ın Ahıska Topraklarına yerleşmesine sıcak bakmayan Moskova Ahıska Türkleri’nin meselesini Gürcistan'a baskı yapmak için alet olarak kullanmaya başladı. Moskova'nın ve K G B'nin bu ince hesapları Ermeniler’in de işine yaradı. Özbekistan'da çoğu Fergana Vilayeti’nde oturan Ahıska Türkleri arasında Ahıskaya dönme faaliyetleri güçlenmişti. Son zamanlar 1986-89 Özbekistan'daki pamuk yetiştirmedeki yolsuzlukları hakında soruşturma yapmak için Moskova'dan gelen Ermeni asıllı savcı Gıdilyan- İvanov, binlerce Özbek asıllı insanlanı tutuklayıp ceza evlerine gönderdi. Bu gelişmeler sonucunda Özbekistan'daki azınlıklara özellikle Ruslara ve Ermenilere karşı ayaklanmalar başladı. Tabi ki K G B durumu kontrol ediyordu ve gelişmelerden haberdardı. 9 Nisan 1989 da Tiflis ayaklanmasında Gürcü Milleti Rus ordusuna karşı isyan etti ve çatışmalar çıktı. Kızılordu, Sivil topluma karşı silah kullandı onlarca insan öldürüldü. Daha sonra Özbeklerin Rus düşmanlığını Ahıska Türkleri üzerine yönlendirmek, böylelikle iki Türk insanını birbirine düşman etmek için bir plan hazırlandı.

K G B gizli çalışmaları sonucu Özbekler ile Ahıska Türkleri arasında çok kısa bir zamanda düşmanlık başladı. 45 Sene dostça, akrabaca yaşayan bu iki toplum arasındaki olumsuz gelişmeler Özbekleri ve Türkleri hayretler içinde bıraktı, her yerden Ahıskalılar tehdit edilmeye başlandılar, işten çıkarıldılar, sevilmeyen bir toplum haline geldiler. Alışveriş merkezlerinde, halkın yoğun olduğu yerlerde, Ahıska Türklerinin Özbek çocuklarına, kadınlarına yaptığı işkencelerin tablolarını ve “Türklere ölüm” pankartlarını asmaya başladılar. (Böyle birşeyin Ahıskalılar’ın yapacağına Özbek halkı inanmıyordu ama K G B bu konuda çok ısrarlıydı eğitimsiz, cahil insanlara bunu anlatmaya devam ediyordu.) Ahıskalılara artık süre veriliyordu Özbekistan'ı terk edeceksiniz diye Haziran 1989'da Ahıska Türkleri’nin yoğun olduğu Fergana Bölgesi’nde 14-20 yaşındaki gençlere uyuşturucu, bol miktarda alkol verildi, kırmızı işaret koyulan evlerin yakılmasına karşılık verenlerin öldürülmesine emir verildi. Fergana olayları böylelikle başlamış oldu ve çok hızlı şekilde diğer bölgelere sıçradı.

Binden fazla evin yakılıp yıkılması, 300'den fazla günahsız insanın ölümü, binlerce kadına, çocuğa ve yaşlıya yapılan işkenceler ile sonuçlanan bu dehşet verici olaylar Fergana Bölgesin’deki 20 bine yakın, Özbekistan'da 100 bine yakın insanın sürgünü ile sonuçlandı. Evler yakıldı, yağmalandı. Canlarını kurtaran Ahıskalılar kendilerine bir yuva, bir ev edinmek için Özbekistan'ı terk etmek zorunda kaldılar. Merkezi Moskova'da olan basın ve haber kaynakları Rus askerlerini Ahıska Türkleri’nin kurtarıcısı olarak gösterdiler. Sanki Kızılordu olmasaydı, Ahıskalılar öldürülecekti. Böylelikle KGB tereyağından kıl çeker gibi sıyrılmış! oldu.

Görüldüğü üzere etnik çatışmaların tek sebebi ekonomik ya da sosyal değildir. Siyasî sebepleri de bulunmaktadır. Türk Cumhuriyetlerinin hemen hepsinde önemli bir Rus nüfus bulunmaktadır. Sovyetlerin belkemiğini teşkil eden Endüstrilerde (enerji, elektronik, petrol, metalürji vs.) Rusların oranı çok yüksektir. Bu da, bölgedeki hâkimiyetini kaybetmek istemeyen Moskova’nın bu ülkelerde etnik kargaşalıkları körüklemesine yol açmaktadır.

Rusya için en büyük tehlike bağımsız Türk Cumhuriyetlerinin kendisine karşı birleşmesi ve tek bir blok olarak karşısına çıkmasıdır. Bu tehlikeyi bildiği için düzenli bir asimilasyon politikası uygulamış, Türk kimliğini unutturmaya çalışmış, bölgede yaşayan Türkleri Kazak, Özbek, Kırgız, Türkmen, Azeri vb. isimler altında bölerek farklı alt kimlikler oluşturma gayretine girişmiş, suni olarak meydana getirmiş olduğu etnik ayrılıkları derinleştirmiş ve Türkü Türk’e düşman etmeye çalışmıştır.

Sovyetler Birliği, hem İslam kimliği etrafında bütünleşmek hem de Türkistanlılık ve Türklük düşüncesinin önünü kesmek için bölgedeki boyları millet olma yolunda kanalize etmiş, 1924 – 1936 arasında batı Türkistan 5 ayrı ülkeye ve millete ayrılmıştır. Kopukluğu sağlamak için farklı harfleri olan alfabeler verilmiştir.

Kazakistan’daki tarihi Yesi şehrinin adının Türkistan olarak değiştirilmesi de aynı düşüncenin bir ürünüdür. Rusların amacı büyük Türkistan düşüncesini ortadan kaldırmaktır. Bu nedenle küçük bir şehri Türkistan adı verilerek ve bu şehir kasıtlı olarak geri bırakılarak Türk Milletinin düşünce ufukları da küçültülmeye çalışılmıştır.

IV. YENİDEN BAĞIMSIZLIK

Sovyetler Birliği’nin dağılma sürecinde Orta Asya Türk toplulukları da yavaş yavaş bağımsızlıklarını ilan etmeye başladılar. Ancak bu süreç de oldukça zorlu ve kanlı oldu.

1986 yılında Moskova, Kazakistan'daki Rus nüfusunun varlığından güç alarak, tıpkı Balkanlarda olduğu gibi, bir Slavlaştırma politikası uygulamaya karar vermişti. Bu amaçla Kazakistan eyaletine bir Rus’u yönetici olarak atadı. Ne var ki, bu hareket Kazakların tepkisiyle karşılaşmış ve eski başkent Almatı'da kanlı olaylar çıkmıştır. Olayları bastırabilmek için Ruslar askeri güç kullandılar. Dış Dünyaya her ne kadar bu olaylarda bir kişinin öldüğü duyrulsa da görgü şahitleri yüzlerce insan cesedinin kamyonlara yüklenerek, dozerler tarafından açılan çukurlara doldurulduğunu, bunların içinde yaralıların da olduğunu söylemektedirler. Almatı ayaklanması sonucunda Moskova kararından geri dönmek zorunda kalmış ve Gorbaçov'un onayı ile Nazarbayev Kazakistan Komünist Partisi 1. sekreterliğine getirilmiştir. Almatı olayları diğer Türk topluluklarını da cesaretlendirmiş, giderek tüm Orta Asya cumhuriyetlerine yayılmış ve bağımsızlık mücadelelerinin de habercisi olmuştur.

Azerbaycan’ın bağımsızlık mücadelesi ise Ebulfez Elçibey’in liderliğinde başladı. Azerbaycan Bakü Devlet Üniversitesi Arap Dili ve Edebiyatı bölümünden mezunu olan Elçibey, 1970'li yıllarda, Azerbaycan'ın bağımsızlığı için mücadele etmeye başladı. 1976 yılında Sovyetler'e karşı propaganda yaptığı gerekçesiyle tutuklandı ve 1978 yılında şartlı olarak serbest bırakıldı. Ebulfez Elçibey, 1988-1989 yıllarında Azerbaycan halkına bağımsızlık mücadelesi yolunda öncülük ederek, halkından büyük destek gördü. Aktif siyasi hayatına 1989 yılında, Azerbaycan Halk Cephesi Partisi'nin (AHCP) başına geçerek başladı.

1988'in ortalarında üç Baltık ülkesi Litvanya, Letonya ve Estonya'da halk cepheleri kurulması ona ilham kaynağı oldu. Halk Cephesi 1989'da ilk 'yarı legal' konferansını yaptığında 'Azat Azerbaycan' mücadelesinin başını çekecek lider olarak seçildi. Üç hedefi vardı: Azerbaycan'ın bağımsızlığı, Karabağ'ın Ermenilerden temizlenmesi, İran'daki Güney Azerbaycan'daki 25 milyon Azeri'nin Azerbaycan'la birleşmesi.

Halk Cephesi, Rus istihbaratının engellemelerine rağmen kısa sürede bir halk hareketi haline geldi. Öyle ki, 1989'da hükümet cepheyi resmen tanımak zorunda kaldı. Elçibey'in ilk aktif eylemi ise, binlerce Azeri'nin İran sınırına yaptığı ünlü yürüyüş oldu. Bu seferki ilham kaynağı Berlin Duvarı'nın yıkılmasıydı. Nahcivan ve Astra'dan onbinlerce Azeri, 30 Aralık'ta 'Yaşasın Tebriz-Bakü' sloganlarıyla sınıra dayandığında, ne Rus askerleri ne de İran askerleri çatışmayı göze alabilmişti. Dikenli tellerse 'Birleşmiş Azerbaycan' sloganlarıyla parçalanmıştı.

1990'da dünyaya 'barış ve kardeşlik' mesajları veren SSCB lideri Mihail Gorbaçov, Azerilere başka bir şeyi reva görecekti: Kızıl Ordu. Önce kimse buna inanmadı. Ama 19 Ocak'ı 20 Ocak'a bağlayan gece umulmayan oldu ve Kızıl Ordu tankları tıpkı 70 yıl öncesindeki gibi Bakü'ye giriverdi. 1918'de Mehmet Emin Resulzade öncülüğünde kurulan Demokratik Azerbaycan Cumhuriyeti'nin 27 Nisan 1920'de Kızıl Ordu'nun paletleri altında ezilmesi gibi. Ama bu kez tarihin tekerrür etmesi bu kadarla kalacaktı. Bakü'deki ünlü Azatlık Meydanı'nı dolduran milyonlar kendilerini tankların önüne atıverdi. 130 kişi hayatını yitirdi, 700'ü yaralandı. Ama bu harekâttan sonra siyasetin dengeleri de değişti. Vezirov görevinden alındı ve yerine Moskova'nın 'has adamı' Ayaz Muttalibov getirildi.

Halk Cephesi ve Elçibey'in payına ise yeraltına çekilmek düştü. Hükümet, Halk Cephesi'nin yetkililerini tutuklamıştı. Baharla birlikte ortam yumuşadığında Elçibey yine sahneye çıkacaktı. Bu kez Mayıs 1990'da uzun yıllar çalıştığı El Yazmaları Merkezi'nin önünde, halka, 'Azerbaycan bayrağında orak çekici kullanmayın' çağrısı yapıyordu. Elçibey, bunun yerine 1918'de Resulzade'nin sözlerini tekrarlayacaktı: "Yükselen bayrak bir daha inmez."

Azerbaycan ise artık geri dönülmez bir noktaya gelmişti. Komünist Partisi, 14 Eylül'deki kongrede lağvedilmeyi tartıştı. Elçibey'in çağrısına uyan 100 binin üzerinde Azeri meclisi kuşatınca beklenen oldu. Bağımsızlık ilan edildi. Elçibey ise 100 binden fazla Azeri'ye, "Hukukî yönden bağımsızlığımızı kazandık. Bundan sonraki mücadelemiz gerçek bağımsızlıktır" dedi.

30 Ağustos'ta Azerbaycan Yüksek Meclisi Bağımsızlık Bildirisini yayımlandı. Anayasada Azerbaycan'ın bağımsız devlet olduğunu ifade eden “Anayasa Aktı” ise 17 Ekim'de Ali Meclis'te görüşülmeye başlandı ve 18 Ekim'de yapılan oylamayla da kabul edildi. Böylece Bağımsız Azerbaycan Cumhuriyeti kurulmuş oldu.

Diğer Türk Cumhuriyetlerinde de benzer gelişmeler yaşandı. 1991 yılı içerisinde diğer Türk Cumhuriyetleri de peş peşe bağımsızlıklarını ilan ettiler.

V. BAĞIMSIZLIK İLANLARI KARŞISINDA TÜRKİYENİN TUTUMU

Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kurucusu, ileri görüşlü büyük Önder M. Kemal Atatürk, 1933 yılının 29 Ekim gecesi bir konuşmasında şöyle der: " Bugün Sovyetler Rusya dostumuzdur, komşumuzdur, müttefikimizdir.. Devlet olarak bu dostluğa ihtiyacımız var! Fakat yarın ne olacağını kimse kestiremez. Tıpkı Osmanlı İmparatorluğu gibi, tıpkı Avusturya-Macaristan İmparatorluğu gibi parçalanabilir! Bugün elinde sımsıkı tuttuğu Milletler, avuçlarından sıyrılabilirler.. Dünya yeni bir dengeye ulaşabilir! İşte o zaman Türkiye, ne yapacağını bilmelidir! Bizim bu dostumuzun yönetiminde dili bir, inancı bir, özü bir kardeşlerimiz vardır. Onları arkalamaya hazır olmalıyız! “Hazır olmak” yalnız o günü susup beklemek değildir, “hazırlanmak lazımdır”. Milletler, buna nasıl hazırlanırlar? Manevi köprülerini sağlam tutarak! Dil bir köprüdür, inanç bir köprüdür, tarih bir köprüdür ! Bugün biz , bu toplumlardan dil bakımından, gelenek, görenek, tarih bakımından ayrılmış, çok uzağa düşmüşüz!. Bizim bulunduğumuz yer mi doğru, onlarınki mi ? Bunun hesabını yapmakta fayda yoktur !. Onların bize yaklaşmasını bekleyemeyiz; Bizim, onlara yaklaşmamız gerekli... Tarih bağı kurmamız lazım.. Folklor bağı kurmamız lazım .. Dil bağı kurmamız lazım.. Bunları kim yapacak ? Elbette Biz.. Nasıl yapacağız ?. İşte görüyorsunuz , “Dil Encümenleri” , “Tarih Encümenleri” kuruluyor. Dilimizi, onun diline yaklaştırmaya, tarihimizi ortak payda haline getirmeye çalışıyoruz. Böylece, birbirimizi daha kolay anlar hale geleceğiz. Bir sevgi parlayacak aramızda, tıpkı bir vücut gibi, kaderde ve mutlulukta birbirimizi duyacağız ve arayacağız. Ortak bir dil amaçladığımız gibi, ortak bir tarih öğretimiz olması gerekli.. Ortak bir mazimiz var, bu maziyi, bilincimize taşımamız lazım. Bu sebeple okullarda okuttuğumuz tarihi Orta Asya’dan başlattık ! Bizim çocuklarımız, orada yaşayanları bilmelidirler. Orada yaşayanlar da bizi bilmeli..İşte bunu sağlamak için de “Türkiyat Enstitüsü”nü kurduk. Kültürlerimizi, bütünleştirmeye çalışıyoruz ! Ama bunlar, açıktan yapılmaz ! Adı konarak yapılacak işlerden değildir. Yanlış anlaşılabildiği gibi, savaşlara da sebep olabilir. Bunlar, Devletlerin ve Milletlerin derin düşünceleridir.”

Bugünlerin geleceği en az 70 yıl öncesinden belliydi, biliniyordu. Ancak ne yazık ki Türkiye gerekli hazırlığı yapamadı. Orta Asya Türk Cumhuriyetleri birer birer bağımsızlıklarını ilan ederken önce ne yapacağımızı bilemedik. Türkiye (Bak. Kurulu) tanıma noktasında bazı tereddütler yaşadı. Sonuçta Azerbaycan’ı Haziran 1991’de tanıdı. Fakat ihtiyatlı davranıldı. Hemen büyükelçi tayin edilmedi. Kararın uygulanması zamana bırakıldı  1990 yılında Bakü’ye Rus tankları girip katliamlara başladığında Türkiye Cumhuriyetinin Cumhurbaşkanı Turgut Özal ne yazık ki, “onlar şiadır İran düşünsün” şeklinde talihsiz bir beyanat vermiş, bu beyanatı Azerbaycanlı kardeşlerimizi derinden yaralamıştır. Özal daha sonra hatasını anlamış, açılan yarayı tamir etmek için gayret sarfetmiştir.

Daha sonra Bağımsız Türk Cumhuriyetleri ile ilişkilerin geliştirilmesi için olumlu adımlar atılmıştır. Dönemin Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın özellikle iktisadî işbirliğinin geliştirilmesi konusunda önemli gayretleri olmuştur.

Türkiye ile Türk Cumhuriyetleri arasındaki işbirliğinin geliştirilebilmesi için ilk önemli toplantı 1992 yılında gerçekleştirildi. Cumhuriyet Bayramı münasebetiyle Nazarbayev, Kerimov, Elçibey, Akayev, Niyazov davet edildi. Bayramdan sonra 30 Ekim 1992’de Ankara’da Özal tarafından Türkiye Cumhuriyetleri başkanları zirve toplantısı yapıldı.

Özal, çok taraflı ilişkilerin öncelikle ekonomi alanında başlamasını istedi. İlk hedefin serbest ticaret düzeni kurulması olduğunu belirtti. Bunun için gümrüklerin kaldırılması, kişi mal ve hizmetlerin serbest dolaşımı, bir yatırım ve kalkınma bankasının kurulması, alt yapının geliştirilmesi gibi önerilerde bulundu. Bu tedbirlerin alınmasını izleyecek sekretarya kurulmasını önerdi. Özal, bunu kimsenin yanlış anlamamsı gerektiğini belirtti ve yanlış yapmazsak 21. Asır Türk Asrı olacaktır dedi. Toplantı sonunda 31 Ekim 1992 tarihli Ankara bildirisi imzalandı. Gelecek zirvenin 1993’de Bakü’de yapılmasına karar verildi.

Rusya’nın bütün engellemelerine rağmen altı Türk Cumhuriyeti ikinci zirvelerini 18 – 19 Ekim 1994 tarihlerinde İstanbul’da yaptılar. Rusya Dışişleri Bakanlığı sözcüsü, İstanbul zirvesinin milliyetçilik esasına göre bir kümeleşmeyi gerçekleştirmek amacına yönelik olduğunu söyleyerek rahatsızlıklarını vurguladı. Pantürkizm iddiaları ortaya attı. Rusya’nın asıl korkusu bu ülkeler ile yeniden bütünleşmesinin yavaşlamasıydı. Zirveye katılan beş Cumhuriyet zirve için Moskova’nın iznine ihtiyaçlarının olmadığını belirttiler. Bu tutumlarını zirveden hemen sonra yapılan BDT. Toplantılarında da sürdürdüler. (s. 94).

Zirvede ağırlıklı olarak kültürel ve ekonomik işbirliği üzerinde durulmuştur. (s. 94).

Gerçekte Türk Cumhuriyetleri Rusya’nın boyunduruğundan çıkıp Türkiye’nin boyunduruğuna germek istememektedirler. Bu amaçlarını Ankara’ya karşı açıkça söylemekten çekinmemişlerdir.

Toplantı sonunda Kazakistan Başbakan Yardımcısı ile Türkiye Dışişleri Bakanı Hikmet Çetin arasında Uluslar arası Hoca Ahmet Yesevi Üniversitesi kurulması karalaştırıldı.

Bildiri bir iyiniyet bildirisi olmaktan öte geçemedi. Çok somut adımlar atılamadı. Bakü’deki toplantı yapılamadı. Sekretarya yerine çalışma grupları oluşturulmasına karar verildi. Bildiriyi imzalayan Devletler bir yükümlülük altına girmek istemediler. Toplantı Rusya’nın gölgesi altında yapılmıştı.

Ankara zirvesinden sonra Türkiye, sınırlı imkânları ile Türk Cumhuriyetleri arasındaki ilişkileri geliştirmeye çalıştı. Yardımları koordine etmek üzere 1992 yılında TİKA (Türk İşbirliği ve Kalkınma Ajansı) kuruldu. Türkiye Türk Cumhuriyetlerinin ekonomik yaşamlarını hareketlendirmek için bu ülkelere küçük ve orta ölçekli yatırımları yapılmasını teşvik etti.

VI. TÜRKİYE’NİN BÖLGE ÜLKELERİ İLE KURACAĞI EKONOMİK VE TİCARİ İLİŞKİLERİN SAĞLAYACAĞI YARARLAR VE BUNDAN SONRA YAPILMASI GEREKENLER

Tarih boyunca zenginliğin kaynağı Asya olmuştur. Bugünde Orta Asya yer altı ve yerüstü zenginlikleri ile tüm Dünya’nın özellikle de sömürgeci güçlerin dikkatini çekmektedir. Amerika birleşik Devletleri bölgenin kontrolünü Ruslar’a bırakmak istememektedir. ABD.’nin Afganistan’ı işgal etmesinin asıl sebebi terör değil, bölgeyi kontrol etmektir. ABD. bununla da yetinmemiş Özbekistan’da bir askeri üs tesis etmiştir. Rusyaya karşı kendilerini koruma altına almak isteyen Özbekistan Amerikan üssüne sıcak bakmak durumunda kalmıştır. Bugün pek çok amerikan şirketi bölgede faaliyet göstermektedir. Bu şirketlerin önemli bir kısmı enerji alanına yoğunlaşmış bulunmaktadır.

Orta Asya Türk Cumhuriyetleri başta petrol ve doğal gaz olmak üzere pek çok yer altı zenginliğine sahiptir. Özbekistan Dünyanın en büyük altın üreticilerinden biridir. Yer üstü zenginlikleri bakımından da bu ülkeler oldukça iyi durumdadır. Örneğin pamuk üretimi özellikle Özbekistan da çok yaygındır.

Bu zengin kaynaklardan vazgeçmek istemeyen Rusya bağımsızlık sürecinden hemen sonra Birleşik devletler Topluluğunu kurarak bu ülkeleri topluluğa dâhil etti. Amacı bağımsız Cumhuriyetler üzerindeki hâkimiyetini sürdürebilmekti. Bunda başarılı da oldu. Rusya’nın elindeki en önemli silah bu Cumhuriyetlerde yaşayan ve azınlık konumunda bulunan Ruslar oldu. Rusya Rus azınlığa çifte vatandaşlık verilmesi için bu ülkeleri zorladı. Ayrıca Rusların haklarını korumak bahanesiyle bağımsızlığını kazanan Cumhuriyetlerde asker bulundurmak istedi. Rusya yakın çevre dediği, bağımsızlıklarını ilan eden ülkelerdeki Rusları korumak için o ülkelerde askeri kuvvet bulundurmak istedi. Bu amaçla çatışmalar çıkardı ve sonra bunları durdurma bahanesi ile askeri kuvvet gönderdi. Mes. 1993 Gürcistan olayları gibi.

Bu konuda en sıkıntılı olan ülke ise Kazakistandır. Çünkü Kazakistan’ın yaklaşık yüzde otuzsekizi Rus, yüzde kırkı Kazaktır. Geri kalan yüzde yirmilik kesim ise diğer milletler ve topluluklardan oluşmaktadır. Rus nüfus önemli ölçüde kuzeyde toplanmış durumdadır. Kazakistanın kuzeyindeki nüfusun yüzde sekseni Rustur. Ayrıca bu bölgede zengin maden kaynakları bulunmaktadır.  Rusya, dağılma sürecinde bu bölgenin kendisine bırakılmasını istedi. Kazakistan bu talebe, 1 Milyar dolar harcama pahasına da olsa başkenti 1999 yılında Ak Molaya taşıyarak cevap verdi. Bu Rusya’ya karşı büyük bir siyasi başarıdır. Ancak Rusya halen bu bölgedeki Rusları ayrılmaya teşvik etmektedir. Ancak Rusların bulundukları bölgeleri terk ederek Rusyaya göç etmesini de istememektedir.

Ruslar, azınlık olmalarına rağmen bölgede son derece etkili bir konumdadırlar. Endüstride, askeri alanda ve bürokraside çalışan Rusların oranı oldukça yüksektir. Bu da başta Kazakistan olmak üzere bağımsız Türk Cumhuriyetleri açısından çok önemli bir sorun oluşturmaktadır.

Rusyanın en büyük korkusu Türkiye’nin Orta Asya Türkleri ile irtibat kurmasıdır. Türkiye ile tarihi ve kültürel bağları koparmak için Stalin bu milletlere Rus alfabesini kabul ettirmiştir. Azerbaycan, Türkiye’den önce Latin alfabesini kabul etmişti. Fakat bu bağı koparmak için Krili zorla kabul ettirdiler

Rusya Federasyonu, halen Müslüman Türkler arasında Anadolu Türkçesinin yayılmasından büyük bir tedirginlik duyduğunu açıkça belli etmektedir. Orta Asyadaki Türkçe yayınların artması bu tedirginliği arttırmaktadır.

Ermenistan’ın Azerbaycan topraklarını işgal ederken, hangi bölgeleri işgal ettiğine dikkat edilirse Rusya’nın niyeti ve korkusu daha açık bir biçimde gözler önüne serilir. Ermenistan, bugünkü asıl Azerbaycan ile Nahcivan arasını işgal etmek suretiyle, Nahcivan’ın Azerbaycan ile ilişkisini kesmiştir. Ama asıl Türkiye ile Azerbaycan’ın dolayısıyla Türk Dünyasının ilişkisi kesilmiştir. Bugün Türkiye’nin karayolu ile Nahcivan üzerinden Azerbaycan’a geçme imkânı ne yazık ki yoktur. Ya İran ya da Gürcistan üzerinden geçmek zorundayız. Bu zorluk sadece ticarî ilişkiler açısından değil, askeri ve siyasi ilişkiler açısından da kendisini önemli ölçüde hissettirmektedir. Aramıza adeta bir hançer gibi giren Ermenistan ekonomik olarak hem bölge ülkelerine hem de Türkiye’ye büyük zararlar vermektedir. Bakü petrolleri doğrudan doğruya Akdenize ulaştırılamış, Gürcistan üzerinden Bakü – Tiflis Ceyhan boru hattı çekilmiştir. Bu aslında büyük bir projedir ve Rusya’nın tüm engelleme çabalıran arağmen gerçekleştrilmiştir. Ancak hat son derece uzun olduğu için maliyeti de yüksektir. Türkmenistan petrol ve doğal gazı için de aynı sorunlar mevcuttur. İran güven, Ermenistan ise geçit vermemektedir. Bu nedenle Türk Cumhuriyetleri petrollerini ve doğal gazlarını doğrudan doğruya Türkiye’ye yahut Avrupa ülkelerine satamıyorlar. Türkmenistan doğal gazını çok ucuza satın alan Rusya, kendi gazı ile birlikte Avrupa’ya satmakta ve bundan yüksek gelirler elde etmektedir. Doğal gaz ile ilgili bu sıkıntı başta Hazar petrolleri olmak üzere, ticaretin her alanında kendisini hissettirmektedir.

Sorunun çözülebilmesi için Türkiye’nin Ermenistan’ı uluslar arası alanda sıkıştırması gerekir. Azerbaycan ile Nahcivan arasındaki topraklar işgal edilmiş Türk topraklarıdır. Bu konunun üzerinde hiç durulmamaktadır. Bu konu gündeme getirilmeli ve en azından buradan bir koridor açılması için gayret sarf edilmelidir. Ermenistan, yaklaşık üç buçuk milyon nüfusu olan küçük bir ülkedir. Türkiye ve Azerbaycan tarafından uygulanan ambargo sebebiyle geri kalmıştır. Halkın çoğu fakirdir. Türkiye, bazı şartlar altında Ermenistan’a yardım etmeyi vaat edebilir. bu şartlar, Ermenistan’ın Karabağ’dan çekilmesi, sözde soykırım iddialarından vazgeçilmesi ve Nahcivan ile Azerbaycan arasındaki işgal edilmiş toprakların en azından bir bölümünün geri verilmesi olmalıdır. Şartları belirleyen ülke Ermenistan değil, Türkiye olmalıdır. Ermeni soykırımı yalanının sürekli gündemde tutanlar aslında Ermenistan’daki Ermenilerden çok, Ermeni diasporasıdır. Ermenistan dışındaki Ermenilerin tuzu kurudur. Bunlar bulundukları ülkelerde refah içinde yaşamaktadırlar. Soykırım iddialarını sürekli gündemde tutarak hem siyası hem de ekonomik rantlar elde etmektedirler. Oya bu iddiaların sürdürülmesi Ermenistan Ermenilerine hiçbir fayda sağlamamakta tam tersine ekonomik olarak zarar vermektedir. Türkiye bunu Ermenistan Ermenilerine çok iyi anlatmalı, gerekirse bu amaçla Ermenistan’da gizli faaliyetler yürütmelidir. Ermeni cemaatlerinin liderleri ile ilişkiler kurularak maddi çıkarlar sağlanmak suretiyle de olsa destekleri alınmalı, Türkiye’nin talepleri yerine getirilirse Ermenistan’ın zengin ve müreffeh bir ülke olacağı fikri aşılanmalıdır. Türkiye ne yazık ki bu konularda çok geri kalmıştır.

Rusya, bağımsız Türk Cumhuriyetlerinin birbirleri ile iktisadi ve ticari birlikler kurmasını da istememektedir. Özellikle kendisinin başında olmadığı oluşumları engellemek için her yola başvurmaktadır. Nitekim, 1 Şubat 1994’de Kazakistan Özbekistan ve Kırgızistan ortak ekonomik alan oluşturma anlaşması imzalandı. Böylece bir çeşit ortak Pazar için ilk adım atıldı. Fakat bu hükümetler veya liderler arası bir karar olarak kaldı. Çünkü Rusyanın açık engellemeleri ile karşı karşıya kaldılar. Orta Asya Türk Cumhuriyetleri her ne kadar bağımsızlıklarını ilan etseler de Rus baskısından henüz tam olarak kurtulamamışlardır. Rusyanın soğuk nefesini her zaman enselerinde hissetmektedirler. Geç buldukları bağımsızlığı çabuk kaybetmek istememektedirler. 1918 yılında kazandıkları bağımsızlığı iki yıl sonra nasıl kaybettiklerini çok iyi bilen orta Asya Türkleri daha emin adımlar atmak istiyorlar. Siyasi ve ekonomik dengeleri gözetiyorlar. Ne yazık ki Türkiye bu ülkelerin bağımsızlığının teminatı olabilecek bir konumda değil. Bu yüzden Rusyayı karşılarına almamak zorundalar. ABD. ve AB’nin de desteğine ihtiyaç duymaktadırlar. Nitekim Karabağ’ın işgali esnasında Türkiye çatışmaların durdurulması konusunda neredeyse hiçbir şey yapamamıştır. Türkiye’den ümidini kesen Azerbaycan Devlet Başkanı Haydar Aliyev, o zamana kadar girmeyi reddettikleri BDT.’ye girmeyi kabul etti. Böylece Azerbaycan Rusya’nın nüfuz bölgesine girdi.

Orta Asya, sahip olduğu zenginlikler sebebiyle AB.’nin de dikkatini çekmektedir.

1996 yılının Ocak ayında Almanya Dışişleri Bakanı K. Kinkel, Gürcistan’a yaptığı resmi ziyaretinde şu mesajı vermiştir: “ Almanya’nın gelecek kalkınmasının anahtarı Kafkasya ve Orta Asya’dır. Bölgeye yakınlaşmanın lokomotifi Türkiye, Giriş kapısı Azerbaycan, köprüsü Gürcistan son durağı ise Kırgızistan’dır” (Avrupa birliği ve Azerbaycan, “Qaunun” Dergisi, No. 7, Bakı, 1997, s. 51’den naklen, s. 81). Bu mesaj, Avrupa kıtasının geleceğine ilişkin bir senaryoya da işaret etmektedir. (s. 81).

AB.’nin Gündem 2000 raporunda ise şu görüşlere yer verilmiştir: “ AB.’nin Ukrayna ile olduğu gibi, Rusya ile olan ilişkisi temel önemdedir ve Avrupa kıtasının kaderini şekillendirecektir. AB, Kafkasya ülkeleriyle de daha bütüncül ilişkiler geliştirmelidir. Partnerlik ve işbirliği anlaşmaları, gelişme için mükemmel bir temeldir”. (Gündem 2000: Genişleme – 1999 yılı Aday Ülkeler İlerleme Raporları, Avrupa komisyonu Türkiye Temsilciliği yayını, Ankara 1999, s. 66’dan naklen, s. 82).

Bu ifadeler AB.’nin bölgeye olan ilgisini açıkça ortaya koymaktadır.

Avrupa Birliği ülkeleri bugün son derece gelişmiş, sanayileşmiş ve kalkınmalarını tamamlamış ülkelerdir. Ancak Avrupa kıtası yer altı ve yer üstü zenginlikleri itibariyle fakir bir kıtadır. Özellikle enerji konusunda AB, başta Asya ülkeleri olmak üzere diğer ülkelere muhtaçtır. Avrupa Birliği ülkeleri bugünkü konumlarını önemli ölçüde kurmuş oldukları sömürü düzenine borçludurlar. Dün fiilen işgal edip sömürdükleri ülkeleri bugün iktisadi ve ticari olarak sömürmektedirler. Sömürü düzeninin sona ermesi, Avrupa Birliğinin de sonunu getirebilir. AB. Bunun farkındadır. Bu nedenle gözünü Asya’ya çevirmiştir.

Bu noktada Türkiye’nin yapması gereken “Avrupa ile orta Asya arasında köprü olmaktan vazgeçip, bölge ülkeleri ile ilişkilerini geliştirmektir. Türkiye büyük devlet gibi davranmak ve yönünü doğuya dönmek zorundadır. Ekonomik kalkınma için tek yolun AB.’ye girmek olmadığını artık anlamak zorundayız. Orta Asya’daki bağımsız devletlerle iktisadi ve ticari ilişkilerimizi geliştirmeliyiz. Bunu yaparken salt duygusal düşüncelerle de hareket etmemek gerekir. Hedef Orta Asya Türk Cumhuriyetleri ile birleşerek tek Devlet olmak olmamalıdır. Zaten buna her şeyden önce aramıza giren Ermenistan engeldir. Nihai hedef, Avrupa Birliği benzeri bir yapılanma olmalıdır. Bu amaçla öncelikle iktisadi ve ticari ilişkilerin arttırılması gerekmektedir. Şu anda ne yazık ki Türk Cumhuriyetleri ile olan ticaretimiz yeterli seviyede değildir. Özellikle Kazakistan ile olan ticaretimiz çok düşüktür. Ticaret hacminin arttırılması gerekir. Bu amaçla ikili ortaklık anlaşmaları yapılmalıdır. Tüm Orta Asya Türk Cumhuriyetleri ile Avrupa Birliği benzeri bir ortaklık kurmak başlangıçta mümkün değildir. Bu nedenle önce ikili ya da üçlü anlaşmalar yapılmalı daha sonra ortaklığa dahil olan ülkelerin sayısı arttırılmalıdır. Ayrıca sadece Türk Cumhuriyetleri ile sınırlı kalmamak, başta Gürcistan ve Tacikistan olmak üzere diğer bağımsız Cumhuriyetleri de kurulacak olan iktisadi birliğin içinde düşünmek gerekir.

Türk yatırımcıların bu ülkelerde yatırım yapması kolaylaştırılmalıdır. Çünkü bu bölgede hammadde, enerji ve işçilik son derece ucuzdur. Bu nedenle üretim düşük maliyetle yapılabilmektedir. Bilindiği üzere büyük şirketler maliyetlerini düşürebilmek için son zamanlarda özellikle Çin’i tercih etmektedirler. Tanınmış pek çok marka fabrikasını Çin’e taşımıştır. Bu tercih hem Çin’in hem de orada yatırım yapan şirketlerin işine gelmektedir. Çin açısından ülkeye yabancı sermaye girmesi ve yeni istihdam alanlarının açılması önemlidir. Ayrıca yapılan üretimden ve ihracattan vergi alınmaktadır. Şirketler maliyetlerini düşürerek kârlılıklarını ve rekabet güçlerini artırmaktadırlar. Ayrıca elde ettikleri kazancın önemli bir bölümünü de kendi ülkelerin etransfer ettikleri için sonuçta bu şirketlerin mensubu oldukları ülkeler de kârlı çıkmaktadır. Türk yatırımcılardan da Çin’e giden olmakla beraber sayıları sınırlıdır. Bu konuda Türk yatırımcı açısından Orta Asya Türk Cumhuriyetleri daha elverişlidir. Bu bölgelere yatırım yapılması hem bu ülkelerin hem de Türkiye’nin yararınadır. Ancak ne yazık ki yatırımcıyı caydıran önemli faktörler ve sorunlar da bulunmaktadır. Bu sorunların çözülmesi gerekmektedir.

Orta Asya Türk Cumhuriyetleri ile iktisadî ve ticari ilişkiler kurma noktasında Türkiye, Avrupa Birliği ülkelerine göre daha avantajlı bir durumdadır. Coğrafi yakınlığın dışında soy birliği, kültür birliği, din birliği ve dil birliği bizim en önemli avantajımızdır. Bunlar içinde belki de en önemli olanı dil birliğidir. Çünkü aynı dili konuşan insanların anlaşması elbette ki daha kolaydır.

Türkiye diğer batılı ülkelere göre daha avantajlı konumdadır. Ancak bu avantajını kaybetmemesi, tam tersine arttırması gerekmektedir. Fakat gereken dikkat ve özen gösterilmez, atılması gereken somut adımlar atılmazsı avantajımızı tamamen yitirebiliriz. Bu da tarihin affetmeyeceği çok büyük bir hata olur.

Bakü katliamı esnasında her ne kadar zamanın Cumhurbaşkanı onlar şiadır dese de, ne yazık ki, iki yüz yıla yaklaşan Rus hakimiyeti bu bölgede İslâm’ın önemli ölçüde unutulmasına yol açmıştır. Özellikel 1917 yılında iktidara gelen Lenin’in din afyondur anlayışının bir sonucu olarak tüm dinlere ve fakat özellikel Müslümanlığı karşı sert ve tavizsiz bir tavar sergilenmiş, ibadet haneler kapatılmış, ibadet ve hatta erkek çocukların sünnet olması bile yasaklanmıştır. Yasağa uymayanla acımasızca cezalandırılmıştır. Bu baskılar sonucunda bölge insanının pek çoğu mezhep farklılığı şöyle dursun İslam dininin kurallarını bile unutmuştur. İşte bağımsızlıktan sonra bu boşluğu fırsat bilen Hıristiyan Devletler bölgeye çok sayıda misyoner göndermek ve fakir halka toplantılara katılma karşılığında paralar dağıtmak suretiyle Hıristiyanlığı yaymaya çalışmışlardır. Ne yazık ki bu konuda başarılı da olmaktadırlar. Türkiye’nin bu noktada yapması gereken, yetiştirdiği ehil din adamlarını Türk Cumhuriyetleri’ne göndermek ve Müslümanlığı doğru bir şekilde öğrenmelerine yardımcı olmak olmalıdır. Bu amaçla bazı görevlendirmeler yapılmıştır. Ancak yeterli değildir. Bölgeye gönderilen din adamlarının sayısı arttırılmalı, ayrıca bu ülkelerle anlaşmalar yapılmak suretiyle dini eğitim veren okullar açılmalıdır. Tehlike sadece misyonerlerden gelmemektedir. İran ve Suudi Arabistan’ın da çok ciddi faaliyetleri vardır. İran kendi mezhep anlayışını dolayısıyla rejimini bu ülkelere ihraç etme gayreti içindedir. Suudi Arabistan kaynaklı tehlike ise Vahabilik’tir. Bu tehlikelerin de önüne geçmenin tek yolu bölge halkının gerçek Müslümanlığı ehil kişilerden öğrenmesidir. Türkiye bu konuda hızlı ve etkin olmak zorundadır.

Bir başka konu dil birliğidir. Tüm Türk Cumhuriyetleri Türkçe konuşmaktadır. Fakat hepsinin kullandığı lehçe farklıdır. Rusların uyguladığı Ruslaştırma politikası sonucu bir yandan bu lehçeler gelişmemiş, bir yandan da lehçeler arasında ciddi kopukluklar oluşmuştur. Bugün bir Azerbaycanlının bir Kırgızı ya da Kazakistanlıyı anlaması çık zor hatta neredeyse imkânsızdır. Bu nedenle halk kendi arasında genellikle Rusça konuşmaktadır. Bir Türk vatandaşının da örneğin bir Kazak yahut Kırgız ile konuşup anlaşması mümkün değildir. Bu nedenle bozulan dil birliği yeniden tesis edilmelidir. Ortak dil geliştirilmelidir. Bu amaçla ortak bir dil kurumu kurulmalıdır. Türkçe ortak dil haline getirilmelidir. Bu noktada dilciler ve edebiyatçılar kadar sanatçılara da büyük görevler düşmektedir. Bugün Azerbaycan televizyonları Türk dizilerini Azerbaycan lehçesine aktarmadan göstermektedirler. Daha önceleri Hint filmlerinin etkisinde olan Kazak televizyonlarında Türk dizilerinin oynatılmaya başlandığını memnuniyetle öğrenmiş bulunuyoruz. Türk Devletinin her kurumu, özellikle TRT. Bu konuda üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmelidir. Bu noktada bir hususun daha vurgulanmasında yarar görüyoruz. Türkçeyi Arapça ve Osmanlıcanın etkisinden kurtaracağız diye, yüzlerce yıldır kullandığımız kelimeleri atarak yerlerini öztürkçe diye farklı kelimelerin konulması son derece tehlikeli ve yanlış bir uygulamadır. Çünkü öztürkçe diye türetilen kelimelerin büyük bir çoğunluğu, kökeni Türkçe olsa bile Orta Asya’da bilinmemektedir. Tam tersine bizim atmaya ve unutturmaya çalıştığımız kelimeler bilinmekte ve kullanılmaktadır. Örneğin, örnek kelimesi yerine misal, amaç yerine maksat, olası yerine mümkün, yanıt yerine cevap gibi. Eğer biz bu kelimeleri değiştirmeye kalkarsak aradaki kopukluk daha da artar.

Üzerinde hassasiyetle durulması gereken bir başka konu hukuk birliğidir. Ne yazık ki, bu Cumhuriyetler bağımsızlıklarını ilan ettikten sonra hukuk reformlarını yaparlarken Türkiye yeterince etkili olamamıştır. Bu nedenle bu ülkelerin önemli bir kısmı temel kanunlarını Rusya aracılığı ile Avrupa’dan, özellikle de Hollanda’dan iktibas ettiler. Oysa Türkiye bu süreçte etkili olabilseydi, bizim kanunlarımız kabul edilmesi sağlanabilirdi. Böyle bir durumda ise ticari ilişkilerimiz daha rahat yürütülebilirdi. Oysa bugün her ne kadar liberal hukuk sistemini benimsemiş olsalar da farklı hükümler yürürlükte olduğu için, iş adamları ya da tacirler, hukukî bir problemle karşılaştıkları zaman ne yapacaklarını bilememektedirler. O bölgede yürürlükte olan hukukun çok iyi bilinmemesi yatırımcı açısından caydırıcı bir rol oynamaktadır. Karşılaştıkları hukuki problemleri çözemeyen iş adamları, bazen çok büyük zararlara da uğrayarak bölgeyi terk etmek zorunda kalmaktadırlar.

Peki bundan sonra ne yapılmalıdır?

Öncelikle bu bölgelerin hukukunu bilen Türk hukukçuların sayısı arttırılmalı, bölge hukukuna yönelik çalışmalar ve yayınlar teşvik edilmelidir. Bu amaçla Orta Asya Türk Cumhuriyetleri ile ortak hukuk fakültelerinin açılması ve bu Fakültelere Türkiye’den hocalar ve öğrencilerin gönderilmesi gerekir. Ayrıca, ikili anlaşmalar ile, Türk Cumhuriyetlerindeki hukuk fakültelerinde görev yapan öğretim görevlileri Türkiye’ye getirilerek, belli bir program dahilinde kendilerine türk Hukuka anlatılmalı ve öğretilmelidir. Ayrıca bu Cumhuriyetlerdeki öğretim üyelerinin Türkçeyi öğrenmeleri de teşvik edilmelidir. Eğer yeterli düzeyde Türkçe öğrenirlerse, Türkçe kaynaklara rahatlıkla müracaat edebilirler. Bu hem kendi yararlarına olur hem de Türk Hukukundan etkilenmeleri sağlanmış olur.

Bu konuda Kazakistan’ın Türkistan şehrinde kurulan Uluslar arası Hoca Ahmet Yesevi Türk Kazak Üniversitesi iyi bir örnek olabilirdi. Bünyesinde hukuk fakültesi de bulunan bu üniversiteye sadece Kazakistan’dan değil, diğer Cumhuriyetlerden ve özerk bölgelerden de öğrenci getirilmekteydi. Ayrıca Türkiye’den de bir grup öğrenci eğitim görmekteydi. Bu fakülte, 11 ve 12. yüzyıllarda İtalya’nın Bologna şehrinde kurulan hukuk fakültesinin misyonunu üstlenebilir, Kazak Hukuku yanında Türk Hukuku da çok iyi bir şekilde okutulur ve mezun edilen öğrenciler tüm Orta Asya’ya yayılabilirdi. Ancak ne yazık ki bu konuda da başarılı olunamamış, Türk öğrencilerin hâkimlik, savcılık ve avukatlık yapabilmeleri için fark dersleri vermeleri gerekmiş, sorunun çözümü için somut adımlar atılmamış ve sonuçta Türkiye’den öğrenci alınmamaya hoca gönderilmemeye başlanmıştır. Böylece uluslar arası hukuk fakültesi, kazak hukuk fakültesi haline dönüşmüştür.

Fakat her şeye rağmen yine de iş işten geçmiş sayılmaz. Bir yandan bu üniversite ıslah edilirken bir yandan da değişik ülkelerde ve şehirlerde ortak üniversiteler, özellikle de hukuk fakülteleri kurularak hukuk birliğinin sağlanması yönünde önemli adımlar atılabilir.

Hukuk birliğini sağlanması noktasında dikkat edilmesi gereken bir başka konu ise kanunlarımızın dilidir. Son zamanlarda temel kanunlarımız bir bütün olarak değiştirilmeye başlanmıştır. Değişiklik esnasında bu kanunların dili de arılaştırma adı altında değiştirilmektedir. Ne yazık ki, oturmuş, yerleşmiş herkes tarafından bilinen kavramlar da halkın anlamadığı iddia edilerek değiştirilmektedir. Oysa Kanunlarımızdan çıkarılan kavramların pek çoğu Orta Asya Türk Cumhuriyetlerinin vatandaşları tarafından bilinen kavramlardır. Yerlerine konulanlar ise bilinmemektedir. Meselâ Medenî Kanun değiştirilirken talep yerine istem kelimesi konulmuştur. Oysa talep Kazakçada ve Kazak Medenî Kanununda var olan bir kavramdır. İstem kavramının kökü Türkçe olsa da bir Kazak vatandaşı tarafından anlaşılması mümkün değildir.


 

[1] Hocalı katliamının yıldönümünde Hukuk Fakültesi öğrencilerine böyle bir katliamdan haberdar olup olmadıklarını sorduğumda, yaklaşık 200 kişilik sınıftan sadece 8 – 10 kişi elini kaldırmıştır. Bunların da büyük bir çoğunluğu böyle bir katliamı sadece duyduklarını ancak ayrıntılı bilgiye sahip olmadıklarını söylemişlerdir. Hocalı’nın yerini bilenlerin sayısı da ne yazık ki 4-5 kişiyi geçmemiştir.