BAŞÖRTÜSÜ RAPORU*

 

Türkiye’nin gündemini son yıllarda en çok meşgul eden konulardan bir tanesi bölücülüktür.

Türk Devletini bölmek ve yıkmak isteyen bazı mihraklar, silahlı eylemin yanısıra sistemli bir biçimde devleti de ele geçirme gayreti içine girmişlerdir. Bölücü örgütün yandaşları parlamentoya kadar girmiş, bürokrasinin hemen her kademesine sızmış ve bulundukları yerlerde söz sahibi olmaya başlamışlardır. Ayrıca bu mihraklar basın ve yayın organlarında da çok önemli yerler işgal etmektedirler.

Bölücüler bir zamanlar Türk Milletinin karşısına Marksist - Leninist kimlikle çıkmıştır. Fakat bölücüler sadece komünist ideolojiyi benimseyen kimseler değildir. Bazı sözde İslâmi grupların da aynı düşüncelere sahip oldukları bilinen bir gerçektir.

Devleti bölmek ve yıkmak isteyen hainler hiçbir zaman boş durmamışlar ve her fırsatı değerlendirmişlerdir. Ancak her seferinde karşılarında devletin güvenlik kuvvetlerini ve en önemlisi de Türk Milletini bulmuşlardır. Türk Milletinin sağduyusu ve vatanperverliği bölücülere asla fırsat vermemiştir.

Bu gerçeği çok iyi kavrayan bölücü ve yıkıcılar, karşılarına çıkan engelleri ortadan kaldırabilmek için yoğun bir gayret içine girmişlerdir. Devlete ve basına sızan bölücüler, Atatürkçülük maskesi takarak devlete, millî ve manevî değerlere ve devletin koruyucusu olan güvenlik kuvvetlerine saldırmaya başlamışlardır.

İlk olarak işe, güvenlik kuvvetlerini yıpratma faaliyetine girişerek başlamışlardır. Başlangıçta ordu ile baş edemeyeceklerini bildikleri için emniyet teşkilâtını hedef olarak seçmiş ve polis aleyhine bir kampanya başlatmışlardır. Polisin küçük bir hatası bile büyütülmüş ve polis, sokak gösterileri yapan PKK.'lılara bile müdahale edemez hale getirilmiştir. Çünkü bu tür olaylarda bölücü göstericiler, "işsizlikten dolayı duygularını zararsız eylemlerle açığa vuran varoş çocukları", emniyet güçleri ise, "onlara acımasızca müdahale eden ve gereksiz yere, hem de hukuka aykırı olarak güç kullanan sadist kişiler" olarak kamuoyuna takdim edilmişlerdir.

Bu tür senaryolar sahnelenmeye devam edilmektir. Polis tamamen zaafa uğratılıncaya kadar da aynı senaryo sahnelenecek, sonra da sıra orduya gelecektir.

Bölücü hainler, milletteki devlet sevgisini yok etmek, milleti devletine küstürmek, hatta düşman haline getirmek için de yoğun bir gayret içine girmişlerdir. Çünkü bu duyguları yok etmeden Türk Milleti ile baş edemeyeceklerini çok iyi bilmektedirler. 12 Eylül onlara bu hakikati öğretmiştir. Bölücülerin 1980 öncesinde başarılı olamayışlarının en önemli sebebi, devletin güvenlik kuvvetlerinden önce karşılarında, devletini ve milletini seven insanları bulmalarıdır.

Bölücülerin, milletle devletin arasını açmak için son zamanlarda sıkı sıkı sarıldıkları konulardan biri de başörtüsü meselesidir.

Bilindiği gibi, Üniversitelerimizde sayısı yüzbinleri bulan başörtülü kız öğrenciler bulunmaktadır. Bunların içinde bazı irticaî kuruluşlarla ilişkisi bulunan, Devlete düşman olan ve başörtüsünü simge olarak kullanan kişilerin olduğu bilinen bir gerçektir. Ancak bunların oranı yüzde onu bile bulmamaktadır. Yıllardır Üniversitede hocalık yapan biri olarak başörtülü öğrencilerin büyük bir çoğunluğunun sadece inançlarından dolayı örtündüklerini rahatlıkla söyleyebilirim. Dahası bu öğrencilerin yine büyük bir çoğunluğunun herhangi bir ideolojik grup ya da cemaatle bağlantısı olmadığı gibi, hiç de küçümsenemeyecek bir çoğunluğun, siyasî görüşü dahi bulunmamaktadır. Yine bu öğrencilerin büyük bir çoğunluğu, Devletine ve Milletine bağlı, rejime düşman olmayan, Atatürk ilke ve inkılâplarını benimsemiş öğrencilerdir. Hal böyle iken, bunların tamamını aynı kefeye koyarak "rejime düşman, başörtüsünü simge olarak kullanan ve lâikliğe karşı kişiler" olarak tanımlamak son derece yanlıştır. Eğer bu davranışlar içine giren öğrenciler varsa, Devletin görevi bunları tespit edip gerekli cezayı vermek olmalıdır. Hiçbir ayrım yapmaksızın hepsini birden cezalandırmak, hukuk devleti ilkesiyle asla bağdaşmaz. Ceza hukukunda kabul edilen en önemli ilkelerden biri şudur: "Bir tane suçsuz kişi ceza göreceğine, bin tane suçlu cezasız kalsın daha iyidir". Yani, Ceza hukukunda, kuruların arasında yaşlar da yansın anlayışı asla kabul görmez. Hele hele yaşların sayısı daha fazla ise onları kurulardan mutlaka ayırmak gerekir.

İşte son zamanlarda bu konuda ciddî bir yanlışın içine girilmiştir. Sadece inançlarından dolayı örtünen kişilerle, ideolojik amaçlar peşinde koşanlar birbirinden ayırt edilmeksizin hepsi toptan cezalandırılmıştır. Böylece devletini ve milletini seven ve sayısı yüzbinleri bulan bir öğrenci grubu devlete küstürülmüştür. Sadece bunlar mı? Bu öğrencilerin arkadaşları, aileleri ve yakın çevreleri de düşünülürse, bu sayıyı milyonlarla ifade etmek mümkündür. Mesele sadece küskünlük noktasında da kalmamaktadır. Bu ortamı fırsat bilen bazı irticaî kuruluşlar ve cemaatler, küskün öğrencileri ve velileri saflarına çekebilme gayreti içine girmişler ve zaten devlete düşman olan ayrılıkçı gruplar bu öğrenciler ve veliler arasında Devlet düşmanlığı fikrini aşılamaya başlamışlardır. Daha açık bir ifade ile ideolojik amaçları olan çok küçük bir azınlık yüzünden, Devletle barışık olan ve hiçbir cemaat ya da ideolojik kuruluşla bağlantısı olmayan büyük bir çoğunluk, Devlet tarafından tasvip edilmeyen, illegal ve bölücü mihrakların kucağına itilmişlerdir.

Bu mesele sadece öğrenci ile de sınırlı kalmamıştır. Özellikle Üniversitelerde ve bazı kamu kuruluşlarında sade vatandaşlara da başörtüsü yasağı uygulanmaya başlanmıştır. Öğrenci velileri ya da öğretim üyelerinin misafirleri, eğer başörtülü ise üniversitelere alınmamaktadır. Eşi ya da misafiri başörtülü olan bir öğretim üyesi, Üniversitelerin yemekhane vb. sosyal tesislerinden faydalanamamaktadır. Hatta lojmanlarda kalanlara dahi yazı gönderilmekte ve başörtüsü ile lojmana girilemeyeceği talimatı verilmektedir. Üniversite dışındaki kamu kurumlarında da benzer uygulamalara rastlanmaktadır. Örneğin ehliyet alırken başörtülü resim kabul edilmemektedir. Özetle bu yasak öğrenci ile sınırlı kalmamış, ev hanımlarını dahi kapsamaya başlamıştır.  Vergi veren, askerlik yapan ve hepsinden önemlisi vatan sevgisi ile dolu olan insanlara beşinci sınıf vatandaş muamelesi yapılmaktadır.

Bu uygulamalar, sadece öğrencileri değil, vatandaşı da Devletle karşı karşıya getirmektedir. Bugün devletine küsen, kırılan, hatta düşman hale getirilen vatanperver insanların sayısı hiç de küçümsenemeyecek bir hale gelmiştir. Üstelik bu sayı her geçen gün biraz daha artmaktadır.

İşte asıl tehlike burada başlamaktadır. Bölücülerin ve vatan hainlerinin yapmak istedikleri de budur. Milleti Devlete küstürmek, hatta düşman etmek... Bunu başardıkları andan itibaren işleri çok daha kolay olacaktır. Başörtüsü meselesi ise bu konuda kullandıkları önemli bir silahtır.

Burada, herhangi bir yanlış anlamaya meydan vermemek için bir husus belirtmek istiyoruz. Başörtüsüne karşı olan herkesi aynı kefeye koymak da doğru değildir. Başörtüsü yasağını destekleyen pek çok vatanperver insan olduğu ve bunların samimî düşüncelerle hareket ettikleri de inkâr edilemez bir gerçektir. Ancak öyle bir kesim var ki, bu meseleyi kullanmak suretiyle Devlet düşmanlığını körüklemektedir. Bu amaçla hareket eden kişiler sadece kendilerini solcu olarak tarif eden ya da Marksist-Leninist düşüncede olan insanlar değildir. Bazı sözde İslâmî gruplar da bölücü ve yıkıcı düşüncelerini gerçekleştirebilmek için aynı yola başvurmaktadırlar.

Devletin çeşitli kademelerine ve basına sızmış olan bu kişiler, zaman zaman verdikleri tahrik edici beyanlar ve yaptıkları yayınlarla da gerginliği tırmandırmakta Türk Milletinde infial uyandırmaktadırlar. Tehlike son derece büyüktür ve tedbir alınmazsa giderek daha da büyüyeceğe benzemektedir.

Burada bir önemli konuya daha temas etmek gerekir. Cumhuriyetimizin kurucusu büyük önder Atatürk'ün en çok önem verdiği konuların başında eğitim gelmiştir. Ve belki de Atatürk, en önemli mücadelesini cehalete karşı vermiştir. Çünkü o, muasır medeniyet seviyesinin üstüne ancak toplumun iyi bir eğitimden geçirilmesi suretiyle çıkılabileceğini çok iyi bilmektedir. Bu nedenle eğitim hamlesini başlatmış ve başöğretmenliği de ilk defa kendisi yapmıştır. Atatürk'ün ısrarla üzerinde durduğu konulardan biri de kız çocuklarının okutulmasıdır. Çünkü kadınları okumayan bir toplumun gelişmiş bir toplum olması asla düşünülemez. Bugün de bizlere düşen görev, ne pahasına olursa olsun Atatürk'ün açtığı yolu takip ederek kızlarımızı ve kadınlarımızı okutmak olmalıdır. Eğer bazı başörtülü öğrenciler yıkıcı, bölücü ve irticaî kuruluşların etkisinde kalıyor ve bu kuruluşlara hizmet ediyorlarsa, Türk Millî Eğitimi'nin görevi onları bu yanlıştan kurtarmak ve doğruları anlatmak olmalıdır. Şunu unutmamak gerekir: Başörtülü öğrencilerin başını açtırmakla, kafasının içindekileri değiştirmek asla mümkün değildir. Eğer bir öğrenci rejim için tehlike arz ediyorsa, başını açtıktan sonra bu tehlike sona ermeyecek, tam tersine artarak devam edecektir. Eğer bu gerekçe ile bazı öğrenciler okuldan atılmış, kaydını sildirmiş, ya da ceza almışsa, istenilen amaca yine ulaşılamamış demektir. Yapılması gereken bu öğrencileri okuldan uzaklaştırmak değil, tam tersine üniversite ortamında eğitmek ve Devlete kazandırmak olmalıdır.

Bütün gayretlere rağmen başörtüsünü simge olarak kullanan, irticaî kuruluşlarla ilişki içine giren veya bu tür davranışlar sergileyen öğrenciler varsa, o zaman elbette ki disiplin yönetmeliği işletilmeli ve bu öğrencilere hak ettikleri ceza verilmelidir. Ancak başta da söylediğimiz gibi, suçlu ile suçsuzun mutlaka ayırt edilmesi şartıyla.

 

Doç. Dr. Şahin AKINCI

S.Ü. Hukuk Fakültesi

Medenî Hukuk ABD. Öğretim Üyesi

 


 


* Türk Hukuk Enstitüsü Dergisi Yıl 6, Sayı 60, Şubat – Mart 2001, sh. 5 – 6’da yayınlanmıştır.