ORGAN NAKLİ AÇISINDAN ÖLÜM ZAMANININ TESPİTİ*
20. yüzyılın en önemli tıbbî olaylarından bir tanesi organ naklidir. Çünkü bu yolla daha önceden tedavisi mümkün olmayan pek çok hastalık tedavi edilebilmekte ve organ nakli tüm dünyada hızla yaygınlaşmaktadır.
Organ naklinin yapılabilmesi için her şeyden önce nakil için elverişli bir organa ihtiyaç vardır. Bu da iki yolla temin edilebilir: Ya canlı bir insandan organ alınır; ya da ölüden organ alınması yoluna gidilir. Ancak, kalp gibi hayatî önemi haiz bazı organların, yaşayan bir insandan alınması mümkün değildir. Çünkü bu, vericinin hayatının sona ermesine sebep olur. Ayrıca, alındığında vericinin sağlığını ciddî şekilde tehlikeye düşürecek ya da hayatını devam ettirmesini güçleştirecek organların da yaşayan kimselerden alınması sakıncalıdır. Ayrıca, yaşayan kişilerden organ alınması genellikle bir tıbbî operasyonu gerektirir. Her tıbbî operasyon da az ya da çok belli bir tehlikeyi bünyesinde taşır. İşte tüm bu sebeplerden dolayı, mümkünse ölüden alınan organlarla naklin gerçekleştirilmesi, bu mümkün değilse yaşayan kimselerden organ temini yoluna gidilmektedir.
Ölüden yapılan nakillerin başarısı, önemli ölçüde bu naklin kısa sürede gerçekleştirilmesine bağlıdır. Çünkü, alınan organların fonksiyonlarını devam ettirebilmesi için, vericinin ölümünden hemen sonra alınması ve özel tekniklerle soğutularak özelliklerini kaybetmemesinin sağlanması gerekmektedir[1]. Ayrıca soğutulan organların bu şekilde uzun süre muhafaza edilmeleri de mümkün olmadığından bir an önce nakil yapılmalıdır. Bunun için, ölüm kısa zamanda tespit edilmeli ve organın alınması için vakit kaybetmeden harekete geçilmelidir. İşte burada, ölümün ne olduğu, nasıl tespit edileceği, kişinin hangi anda ölmüş sayılacağı ve bu tespiti kimin yapacağı gibi sorular karşımıza çıkmaktadır.
I. ÖLÜMÜN TARİFİ VE TESPİTİ
Ölümün tarifi ve tespiti, esas itibariyle hekimleri ilgilendirmektedir. Çünkü, ölümün ne olduğu ve hangi andan itibaren bir kimsenin ölmüş sayılacağı, tıp ilminin verilerine göre hekimlerin karar vereceği bir konudur[2]. Bununla beraber, ölüm, bir takım hukukî sonuçlar da meydana getirdiği için, aynı zamanda hukukî bir sorun olarak da ortada durmaktadır[3]. Fakat, sorunun çözümü üzerinde henüz ittifak edilebilmiş değildir[4].
A) Ölümün Tarifi
Dinî açıdan ölüm, ruhla bedenin birbirinden ayrılmasıdır[5]. Fakat bu tarif, ruhla bedenin birbirinden ne zaman ayrıldığını tespit etmek mümkün olmadığı için son derece soyut bir tariftir[6]. Bu nedenle, bir kimsenin hayatî organlarının hangi andan itibaren alınabileceğini kesin olarak açıklamaktan uzaktır.
Tıbbî açıdan ise, klâsik ölüm anlayışı ve beyin ölümü anlayışına göre farklı tarifler yapılmaktadır:
Klâsik ölüm anlayışına göre ölüm, ana hayat fonksiyonları denilen ve kişiye canlılık niteliğini kazandıran dolaşım, solunum ve sinir sistemi fonksiyonlarının kendi başlarına çalışmalarının durması, birtakım sun'î vasıtalarla bu fonksiyonlar tekrar faaliyete geçirildiği halde kendiliğinden çalışmaya devam edememesi halidir[7].
Beyin ölümü anlayışına göre ise, insan beyninin vücudu idare etme imkân ve kabiliyetini tamamen ve irreversibl (geri dönüşümsüz) olarak kaybetmesi halinde kişi ölmüş demektir[8].
Tıbbî açıdan yapılan bu tarifler, daha ziyade ölümün tespiti ile ilgilidir. Diğer bir deyişle, ölümün ne olduğundan çok, kişinin hangi anda ölmüş sayılacağı sorusuna cevap aranmaya çalışılmaktadır.
Bize göre ölüm, insan hayatının ve buna bağlı olarak da şahsiyetin sona ermesidir. İnsan hayatının ne zaman sona erdiği konusu ise, ölümün tespiti ile ilgili ayrı bir sorundur. Organ nakli açısından da asıl önemli olan ölümün tespitidir. Zira, ancak vericinin ölümü tespit edildikten sonra hayatî organları alınabilir. Bu nedenle, ölümün nasıl tespit edileceği sorunu üzerinde ayrıntılı olarak durmak gerekmektedir.
B) Ölümün Tespiti
Ölümün tespitinin organ nakli açısından önemi, alındığı zaman insan hayatının sona ermesine sebep olacak organların naklinde ortaya çıkmaktadır. Kalp gibi, hayatî önemi haiz olan organlar, ancak ölmüş bir kimseden alınabilirler. Fakat, naklin başarılı olabilmesi için, kendisinden organ alınan kişinin ölmüş olmasına rağmen, alınacak olan organın hayatiyetini devam ettiriyor olması gerekir[9]. Gerçi kalp durduktan sonra 30 ilâ 60 dakika kadar canlılığını devam ettirebilmektedir[10]. Fakat, özellikle kalp nakillerinin çok kısa bir süre içerisinde gerçekleştirilmesi gerekir[11]. Sürenin uzaması başarı şansını azaltır. Vakit geçirmeksizin operasyonun gerçekleştirilebilmesi için, verici ve alıcıya aynı anda müdahelede bulunulması ve vericiden alınan kalbin derhal alıcıya nakledilmesi gerekir. Oysa vericinin kalbinin hangi anda duracağı tam olarak kestirilemiyeceği için, alıcının ne zaman ameliyata hazırlanacağı da bilinemez[12] ve nakil de çoğu kez kısa süre içerisinde gerçekleştirilemez. Bu durumda, özellikle kalp nakilleri açısından ölüm anının öne alınmasında zaruret vardır. Bu da, vericinin kalbi çalışıp nefes almaya devam ederken kalbinin alınmasının caiz sayılmasıyla mümkündür[13]. İşte asıl sorun da burada düğümlenmektedir. Acaba bir kimsenin ölmüş sayılabilmesi için mutlaka kalbinin durmuş ve solunumun sona ermiş olması mı gerekir, yoksa, kalbi çalışan ve nefes almaya devam eden bir kimse de bazı hallerde ölü sayılabilir mi? Diğer bir deyişle ölüm neye göre tespit edilecektir?
Bu konuda başlıca iki anlayış vardır: Bunlardan birincisi klâsik ölüm anlayışı, diğeri ise beyin ölümü anlayışıdır.
1) Klâsik Ölüm Anlayışı
Klâsik ölüm anlayışına göre, bir insanın büyük hayat fonksiyonları denilen dolaşım, solunum ve sinir sistemlerinin durması ve kalp atışlarının sona ermesi ile ölüm gerçekleşmektedir[14]. "Biyolojik ölüm" ya da "klinik ölüm" de denilen bu kıstasa göre, son kalp atışı ve son nefes ile insan hayatı sona erer[15].
Yakın zamana kadar ölümün tespitinde bu anlayış geçerli olmuştur. Fakat zamanla, durmuş olan bir kalbin yeniden çalıştırılabileceğinin keşfedilmesiyle[16], klâsik ölüm anlayışının ölümün tespitinde yeterli bir kıstas olmadığı ileri sürülmüştür[17]. Klâsik ölüm anlayışını bu noktadan tenkit eden yazarlara göre, kalbin durması ölümün yaklaştığını bildirir. Fakat bu mutlaka kişinin öldüğü anlamına gelmez. Çünkü, soğuk suda boğulan bir kimse, kalbi durduktan sonra dahi 10 dakika kadar hayatta kalabilmektedir[18]. Ayrıca kalp, durduktan sonra, kalp masajı ve sun'î solunum gibi bazı müdahelelerle tekrar çalıştırılabilir ve öldü sanılan bir kimse yeniden hayata döndürülebilir[19]. Nitekim, kalp ameliyatı gibi bazı önemli operasyonlarda hastanın kalbi bir süre durdurulmakta, operasyon bittikten sonra yeniden çalıştırılmaktadır. Böyle bir durumda da ameliyat esnasında kalbi çalışmayan hastayı ölü saymak mümkün değildir[20]. Bunun dışında, vücuttan ayrılan kalbin bir süre daha çalıştırılması mümkündür. Fakat, sırf kalbin çalışmasına bakarak kişiyi canlı saymaya imkân yoktur[21].
Kalbin durması gibi, solunumun sona ermesi de, tek başına ölümü tespite yarayan bir kıstas olarak görülmemektedir. Zira, solunum durduktan sonra bazı sun'î cihazlarla hayatın devam ettirilmesi mümkün olduğu gibi, hiçbir müdahele yapılmasa bile, solunumun durmasından itibaren 4 dakika sonrasına kadar beyin hayatiyetini devam ettirebilmektedir. Hatta, vücut sıcaklığının düşürülmesi veya vücuda bazı ilaçların verilmesiyle organizmanın oksijen kullanım ihtiyacı azaltılmak suretiyle beyin ömrünün uzatılması da mümkündür[22]. Bu nedenle, solunumun durması tek başına ölüm demek değildir; olsa olsa ölümün habercisidir[23].
Aynı şekilde, dolaşımın sona ermesi de ölümün tespiti açısından yeterli bir kıstas olarak kabul edilmemektedir. Zira, solunum gibi, dolaşım durduktan sonra da beyin bir süre daha faaliyetini devam ettirebilmektedir. Ayrıca, dolaşımın sun'î cihazlarla devam ettirilmesi de mümkündür. Böyle bir durumda spontan (kendiliğinden) deveran olmadığı için kişiyi ölü saymaya imkân yoktur. Çünkü, çocuk felci gibi bazı hastalıklarda spontan bir deveran olmadığı halde, hasta, düşünmeyi ve hatta konuşmayı sürdürebilmektedir. Bunun gibi, dolaşımın irreversibl (geri dönüşsüz) olarak sona ermesi de yeterli bir ölçü değildir. Zira, dolaşım irreversibl olarak sona erse bile, beyin bir - kaç dakika daha faaliyetine devam eder[24].
Bütün bu sebeplerden dolayı klâsik ölüm anlayışını reddeden yazarlar tarafından, bunun yerine beyin ölümü anlayışının ikâme edilmesi gerektiği ileri sürülmüştür.
2) Beyin Ölümü Anlayışı
Ölümün tespiti konusundaki bir başka anlayış ise beyin ölümü anlayışıdır. Bu anlayışa göre ölüm, beyin hücrelerinin harap olması ile başlayan ve belirli bir süreç içerisinde yavaş yavaş meydana gelen bir olaydır[25]. İnsana insan olma vasfını veren beyindir[26]. Bundan dolayı, beyin fonksiyonlarının durması halinde kişi ölmüş sayılır[27]. Beyin fonksiyonları irreversibl olarak sona erdiği halde, sun'î aletlerle solunumun ve dolaşımın devam ettirilmesi kişinin yaşadığını göstermez[28]. Beyin fonksiyonlarının durmasından kasıt, beynin vücudu idare etme kabiliyetinin ortadan kalkmasıdır. Daha açık bir ifadeyle, insan vücudunu beyin idare etmektedir. Cortex adı verilen beyin kabuğunun tahrip olmasıyla fonksiyonlar arasındaki koordinasyon bozulmakta, şuur ortadan kalkmakta, solunum felce uğramakta ve hızla bütün organlar harap olmaktadır. Şu halde, vücudun çeşitli fonksiyonları arasındaki koordinasyon tamamen durmuşsa ve bunlar birbirini tamamlamaktan yoksunsa, ölümün başladığını kabul etmek gerekir[29]. Bu andan itibaren bazı organların canlılıklarını devam ettirmeleri hayatın devam ettiği anlamına gelmez. Burada önemli olan beyinin idare kabiliyetinin son bulması olduğundan, idare kabiliyetini irreversibl olarak kaybetmiş bir beyinin müstakil hücresel hayatı devam etse dahi insanın yaşadığından söz edilemez[30].
Gerek hekimlerin, gerekse hukukçuların büyük bir çoğunluğu tarafından kabul gören bu anlayış da, doktrinde bazı yazarlar tarafından tenkide uğramıştır.
Beyin ölümü anlayışını tenkit eden yazarların bir kısmına göre, beyin kabuğunun tamamen tahrip olması ve bu şekilde şuurun kaybolması ile kişi ölmüş sayılamaz. Çünkü, beyin kabuğunun harap olması, insanın bitkisel hayata girmesine sebep olur. Bitkisel hayata giren bir kimsenin ise günün birinde az veya çok kişilik kazanamayacağını iddia ettirebilecek hiçbir ilmî döküman mevcut değildir. Bitkisel hayat esnasında bazı organlar, meselâ üreme organları fonksiyonlarını devam ettirirler. Böyle bir kimse ölü sayılamaz[31]. Beyin merkezleri ne kadar tahrip olursa olsun, kalbi atmaya devam eden bir kişinin ölü sayılarak bir uzvunun alınması suç teşkil eder[32].
Bazı yazarlar ise, beyin ölümünü tespite yönelik metotların tesadüfî bir nitelik taşıdığını ileri sürmüşlerdir. Bu yazarlara göre, sözkonusu teşhis yöntemlerinin her biri ihtimale dayanmakta ve kesinlik ifade etmemektedirler. Bu metotların geçerliliğini savunanlar beyin ölümü teşhisi konan hiçbir hastanın yaşamamış olduğunu ileri sürmektedirler. Oysa böyle bir iddia hastanın öldüğünü değil, günün birinde mutlaka öleceğini gösterir. Nitekim, beyin ölümü halinde hasta ölmemiştir ama hızla ölüme doğru gitmektedir[33]. Ayrıca, beyin ölümünü savunanlar, nakli kolaylaştırabilmek için mümkün olduğu kadar canlı organ sağlama amacıyla hareket etmektedirler. Oysa, sadece nakli mümkün ve meşru kılmak amacıyla ortaya konan bir kıstas, insan hayatını tamamen ihlâl edeceği için kabul edilmemelidir[34].
Beyin ölümü anlayışına karşı yöneltilen bir diğer tenkit ise, beyin ölümünün tespiti ile ilgilidir. Buna göre, beyin ölümü genellikle EEG (electro - encephalogramme) adı verilen ve beyin hücrelerinin yaydığı elektrik dalgalarını kaydeden bir aletle tespit edilmektedir. Fakat EEG ile genellikle beyin çıkıntılarındaki faaliyetler tespit edilebilmekte, beyin merkezlerindeki faaliyetler hakkında daha az bilgi alınabilmektedir. Belirli bir süre içinde EEG tamamıyla düz göründüğü hallerde dahi, vejetatif (organların çalışmasını düzenleyen) sinir merkezleri canlı kalabilmektedir[35].
Doktrinde[36], bu tenkitlerin doğru olmadığı ileri sürülmüştür. Buna göre, her şeyden önce, bitkisel hayat tabiri yanıltıcıdır. Bu tabirle, insanın yine bir canlı olduğu ve fakat bir bitki seviyesine indiği anlatılmak istenmektedir. Oysa insan, vücut faaliyetlerini irade ve reflekslerle idare eden bir varlıktır. Bu varlığın meselâ tek bir eli vücuttan ayrı olarak muhtelif cihazlara bağlansa ve dolaşım temin edilse, tırnakların uzamasına bakarak insanın hayatta kaldığından söz edilemez. Aynı şey, başı kesilmiş ya da beyni olmayan bir vücudun sun'î cihazlarla hayatiyetini devam ettirmesi halinde de sözkonusudur. Aradaki tek fark organların çokluğudur[37].
Beyin ölümüne karşı yöneltilen ikinci tenkit ise, ölümün değil, ölüm zamanının tespiti ile ilgilidir. Beyinin öldüğü anda kişinin öldüğünü kabul etmek ayrı şey, beyinin ne zaman öldüğünü bilmek ayrı şeydir. Beyin ölümünü sadece cortex'e bağlamak yanlış olabilir. Fakat beyin ölümünden kasıt sadece cortex'in değil, beynin bütün tabakalarının faaliyetinin sona ermesidir[38].
Öte yandan, bilinen ölçülere ve mevcut imkânlara aykırı davranmadıkça, öldüğüne kanaat getirilen bir kimseyi cihazlardan ve sun'î hareketlerden azat etmek, hiçbir hukuk ve ahlâk kuralı tarafından kınanamaz. Ne tıbbın ne de hukukun gayesi paramparça olarak kimyevî vasıflarını değiştirmiş beyin enkazlarına rağmen, otomatik körükler halinde inip kalkan göğüsleri reanimasyon odalarına dizmek değildir[39].
3) Mukayeseli Hukukta Durum
Ölümün tespiti konusunda islâm hukukçuları arasında da görüş birliği sağlanamamıştır. Ruhun bedenden ayrıldığı anda ölümün gerçekleşeceği hususunda müttefik olan islâm hukukçuları, ruhun ne zaman bedenden ayrıldığı sorusuna net bir cevap verememektedirler. Bu konuda bazı islâm hukukçuları klâsik ölüm anlayışını kabul ederken, bazıları da beyin ölümü anlayışını esas almaktadırlar.
Ölümün tespiti konusunda klâsik ölüm anlayışını benimseyen islâm hukukçularına[40] göre ölüm, ruhun bedenden ayrılmasıdır. Sadece beynin ölmesi hayatın sonu olarak kabul edilemez. Beynin ölmesi olsa olsa ölümün habercisi sayılabilir. Beyin ölümü tıbben gerçek ölüm olarak kabul edilse bile, ancak çoğunluğun bildiği ve kesin sonuca ulaştıran belirtilerin gerçekleşmesi halinde ölüm ilân edilebilir. Ölümün kendine mahsus başka belirtileri de vardır. Bu belirtilerden sadece biri gerçekleştiği takdirde kişiye ölü muamelesi yapılamaz. Özellikle ölmesi şüpheli olan insanların durumuna kıyasla, bütün organları canlı olduğu halde sadece beynin ölmesiyle bu kişiye ölü denemez. Üstelik, beyin ölümü halinde vücut gıda alabilmekte, beden gelişmeye devam etmekte ve vücut fonksiyonları canlı kalabilmektedir. Ayrıca, beyin ölümü teşhisi konduktan sonra hayatını devam ettiren insanlar da vardır. Bu durumda, nabız, solunum ve hareket dahil, bütün hayat belirtileri kaybolmadan ölüm hükmü verilemez.
Beyin ölümü anlayışını kabul eden islâm hukukçularına[41] göre ise, beyin dışında diğer organların çalışması ruhun mevcudiyetine kesin delil olamaz. Ruh olmadığı zaman da bunların çalışması mümkündür. İnsan öldükten sonra da saç ve sakalı büyür. Fakat bu, kişinin ölmediği anlamına gelmez. Ayrıca, ölen insandan alınıp muhafaza edilen organlar, ceset toprağın altında olsa bile canlı kalabilmektedirler. Şu halde hayat, belirli organlara değil, beyine bağlıdır. Nitekim, insan vücudunu taşıyıp ayakta durmasını sağlayan organ beyindir. Kalp durduğu zaman onun görevini takma bir kalp ya da sun'î bir cihaz sürdürebilir. Oysa beyin öldüğü zaman onun yerini tutacak bir benzeri mevcut değildir. Bütün bu sebeplerden dolayı, ölümün tespitinde esas alınması gereken organ beyindir ve beyin ölümü kesinleştiği zaman organların alınması caizdir.
Modern hukuk sistemlerinde ise genellikle beyin ölümü anlayışı kabul edilmektedir. Bir çok batılı ülke, mevzuatlarında beyin ölümünü açıkça benimsemişlerdir. Bu konuda mevzuatı bulunmayan ülkelerde ise beyin ölümü anlayışı doktrin ve yargı tarafından hayata geçirilmiştir.
Fransa'da, 1947 tarihli kararnameyi değiştiren 24.4.1968 tarihli Bakanlar Kurulu Kararı ile[42], Avusturya'da ise Sağlık Kurumları Kanunu (KAG) § 62 a/2 ile beyin ölümü kabul edilmiştir[43].
Almanya'da bu konuda henüz bir bağlayıcı karar olmamasına rağmen, doktrin ve uygulamada beyin ölümü anlayışı benimsenmiştir. Ayrıca, 4.2.1982 tarihinde Alman Tabipler Odasi İlmî Konseyi tavsiye kararı niteliğinde bir yardımcı karar almış ve bu kararda hangi hallerde beyin ölümünün gerçekleşmiş sayılacağı belirtilmiştir[44].
Bu arada, İtalya[45], Finlandiya[46], İsviçre[47], Hollanda[48], İspanya[49], Danimarka[50], Kanada[51], İngiltere[52] ve Amerika'da[53] da beyin ölümü anlayışı benimsenmiştir.
Belçika'da ise 13.6.1986 tarihinde çıkarılan Organ Nakli ve Alınması İle İlgili Kanunun 11. maddesinde bu konuda herhangi bir kıstas benimsenmeyip, hekimin ölümü tespit ederken en modern fennî usullerden istifade edeceği hükme bağlanmıştır.
Ölümün tespiti konusu bazı milletlerarası kuruluşlarda da görüşülmüş ve bu konuda çeşitli kararlar verilmiştir.
Dünya Sağlık Teşkilâtının 1950 yılında verdiği bir karara göre gerçek hayat belirtileri kalp atışı ve solunumdur. Ancak kalbin durması ve solunumun sona ermesi halinde ölümden söz edilebilir[54].
Dünya Tıp Birliği'nin Madrit'te toplanan XXI. genel kurulunda verilen bir kararda ise, ölümün tespiti için solunum ve dolaşımın durması, tüm yeniden canlandırma metotlarının denenmesine karşılık başarıya ulaşılamaması ve merkezî sinir sisteminin ölmüş bulunduğunun tam ve devamlı midriasis, reflekslerin tamamen kaybı, EEG muayenesi, çeşitli beyin biopsileri gibi metotlarla tespit edilmiş olması aranmaktadır[55].
Ölümün tespiti konusu, Dünya Tabipler Birliği'nin 1968 yılında Sydney'de yapılan toplantısında da ele alınmış ve tıp ilminin sürekli ve hızlı gelişmesi karşısında sıkı bir biçimde beyin ölümü anlayışına bağlı kalıp bunu kanunlaştırmanın doğru olmayacağı vurgulanmıştır[56].
4) Bu Konuda Türk Hukuku'nda Yapılan Düzenlemeler
Türkiye'de verilmiş olan ve ölümün tespiti konusunda hukukî açıdan kıymet ifade eden ilk karar 18.4.1968 tarihli Türk Tabipler Birliği Komite Kararı'dır. Bu kararda, "beynin fonksiyon yapmaması, solunum ve dolaşımın ancak sun'î araçlarla devam ettirilebilmesi ve bu araçlar kullanılmadığı takdirde bu fonksiyonların tamamının durması olarak belirlenen fizyolojik ölümün vuku bulması halinde bu kişinin ölmüş olduğu" kabul edilmiştir[57].
Kararda fizyolojik ölümden söz edilmesine rağmen, "solunumun ve dolaşımın ancak sun'î araçlarla devam ettirilebilmesi" ibaresinden, beyin ölümü anlayışının kabul edildiği sonucunu çıkarmak mümkündür[58].
Daha sonra, 24.11.1969 tarihinde Yüksek Sağlık Şurası bu konuda vermiş olduğu bir kararda, "ölüm... bugünkü telâkkilerin en kuvvetlisi ve hakim durumunda olan beyin fonksiyonunun tamamiyle durması halinin tespiti şeklinde kabul olunmuştur" demek suretiyle beyin ölümü anlayışını benimsemiştir[59].
2238 sayılı Organ ve Doku Alınması, Saklanması ve Nakli Hakkındaki Kanun (Organ Nakli Kanunu)'da ise açıkça herhangi bir kıstas kabul edilmemiştir. Kanunun 11. maddesinde "bu kanunun uygulanması ile ilgili olarak tıbbi ölüm hali, bilimin ülkede ulaştığı düzeydeki kuralları ve yöntemleri uygulanmak suretiyle, biri kardiolog, biri nörolog, biri nöroşirürjiyen ve biri de anesteziyoloji ve reanimasyon uzmanından oluşan 4 kişilik hekimler kurulunca oybirliği ile saptanır" denilmektedir.
Görüldüğü gibi, bu hükme göre ölüm hali tıp ilminin ülkede ulaştığı düzeye göre tespit edilir. "Tıp ilminin ülkede ulaştığı düzey"in ne olduğuna ise konunun uzmanı olan hekimler karar verir.
Kanunun getirmiş olduğu bu düzenleme doktrinde bazı yazarlar tarafından benimsenmiştir. Bu yazarlara[60] göre, belli bir görüş veya kıstasın kanuna alınmamasıyla, ortaya çıkabilecek sakıncalar bertaraf edilmiş, bu konuda tıp ilminin ulaşacağı verilerin esas alınması imkânının sağlanması suretiyle kanunun ilmî gelişmelere ayak uydurabilmesi temin edilmiştir.
Oysa, böyle bir konuda kanunda boşluk bırakılması uygun değildir. Çünkü, tıbbî uygulamalarda objektif sınır, tıp meslek ve sanatının gerektirdiği şekilde hareket edilmesidir. Bu ilkede, ülkenin somut değil, tıbbın objektif ve soyut durumu öngörülmektedir. Maddenin bu şekilde uygulanması ile tıbbın daha ileriki aşamalarında, yeni gelişmelerin ülkeye henüz gelmediği durumlarda eski metot ve kuralları uygulama haklılığı gibi bir durum ortaya çıkar[61].
Sözkonusu olan insan hayatı olduğuna göre son derece hassas davranılması gerekir. Bu konudaki tıbbî gelişmelerin yetersizliğini öne sürerek yeterli olmayan metotlarla bir kimsenin öldüğüne hükmetmek doğru değildir. Günün birinde tıbbî gelişmeler, daha önce öldüğüne hükmedilen kişilerin henüz ölmeden organlarının alınmış olabileceğini ortaya koyarsa, kanunun düzenlemesine bakarak verilen kararın haklı olduğunu kim iddia edebilir? Bu nedenle, kanunun bu hükmüne göre şüpheli durumlarda mevcut metotlarla ölüme hükmetmek yerine, gerekirse vericinin organ ve dokularının nakil için işe yaramaz hale gelmesi pahasına da olsa kesin ölüm belirtilerini beklemek daha doğru olur.
Son olarak, Organ Nakli Merkezleri Yönetmeliği'nin ekinde bu konuda ayrıntılı bir düzenleme getirilmiştir. Yönetmelikte beyin ölümü kıstaslarının neler olduğu maddeler halinde sayıldıktan sonra, "hasta yakınına beyin ölümü deklare edildikten sonra organ bağış izni alınamadığında, hastaya uygulanan tıbbi destek kesilir" denilmek suretiyle açıkça beyin ölümü anlayışı kabul edilmiş ve Organ Nakli Kanunu'nun bıraktığı boşluk da bu şekilde doldurulmuştur.
II. ÖLÜMÜN TESPİTİNDE UYGULANACAK METOTLAR
Ölümün tespitinde uygulanacak metotlar, klâsik ölüm anlayışı ile beyin ölümü anlayışına göre farklılık arzetmektedir. Klâsik ölüm anlayışına göre ancak büyük hayat fonksiyonlarının durması ile kişi ölmüş sayılacağından, ölümün tespiti, beyin ölümüne göre fazla bir güçlük arzetmez. Çünkü kalbin çalışıp çalışmadığının ya da solunum ve dolaşımın devam edip etmediğinin tespiti, beyin fonksiyonlarının sona erip ermediğinin tespitine göre çok daha kolaydır. Bu nedenle, bu başlık altında, klâsik ölüm anlayışına göre ölümün tespitinde uygulanacak metotlar ana hatları ile açıklandıktan sonra, mevzuatımızda da kabul edilmiş olan beyin ölümünün tespitinde uygulanacak metotlar ayrıntılı bir biçimde incelenmiştir.
A) Klâsik Ölüm Anlayışına Göre Ölümün Tespitinde Uygulanacak Metotlar
Yukarıda da belirtildiği gibi, klâsik ölüm anlayışına göre ölüm, büyük hayat fonksiyonları denilen solunum ve dolaşımın sona ermesi, kalbin durması ve sinir sisteminin çalışmaması ile gerçekleşir. Klâsik anlayışa göre ölümün hangi anda meydana geldiğini tespit edebilmek için, bu fonksiyonların devam edip etmediklerine bakmak gerekir.
Bunun için ilk olarak kalbin çalışıp çalışmadığı kontrol edilir. Kalbin çalışıp çalışmadığı bir takım deneyler yapmak suretiyle anlaşılabilir. Fakat en kesin metot elekrokardiyogram yapılmasıdır[62].
İkinci olarak solunumun devam edip etmediğine bakılır. Bunun için göğüse bir bardak su koyup suda titreşimin olup olmadığına bakmak ya da ağıza ayna tutup buğulanmanın meydana gelip gelmediğini kontrol etmek gibi basit deneyler yapılır[63].
Klinik ölümün mevcudiyetini tespit edebilmek için müracaat edilebilecek üçüncü yol, kan dolaşımını kontrol etmektir. Eğer kan dolaşımı devam ediyorsa kişi halâ yaşıyor demektir. Bunu anlayabilmek için de bazı basit deneyler yapılabilir. Fakat kan dolaşımını kontrol etmenin en iyi yolu, deri altına amonyaklı florecein veya eter enjekte etmektir. Amonyaklı florecein enjekte edilmesi halinde canlılarda deri sarı, gözler zümrüt yeşil bir renge boyanır. Canlı vücuda enjekte edilen eter ise vücut tarafından emilir[64].
Bu metotların dışında, daha başka metotlarla da klinik ölümün meydana gelip gelmediğini anlamak mümkündür. Meselâ, ölülerde kan pıhtılaşır, deri esnekliğini kaybeder, gözde kornea refleksi yoktur. Bütün bu belirtilere bakarak da ölümün mevcudiyeti tespit edilebilir[65].
B) Beyin Ölümü Anlayışına Göre Ölümün Tespitinde Uygulanacak Metotlar
Beyin ölümünün ne zaman gerçekleştiği konusunda, beyin ölümünü kabul eden bazı ülkelerde bir takım düzenlemeler yapılmıştır. Bazı ülkelerde ise çeşitli kuruluşlar bu konuda tavsiye niteliğinde kararlar almışlardır[66].
İngiltere'de, İngiliz Transplantasyon Derneği, beyin ölümünden söz edilebilmesi için beyinin en az 12 saat fonksiyonlarını ifa etmemesi gerektiği yolunda bir tavsiye kararı almıştır[67].
Amerika Birleşik Devletleri'nde ise, solunum, dolaşım ve beyin kökü dahil tüm fonksiyonların irreversibl olarak kesilmesi halinde beyin ölümünün gerçekleşmiş sayılacağı kabul edilmiş, beyin ölümünün tespit edilebilmesi için teknik kriterlerin, gözlem periyodunun, özel durumların ve konsültasyon kayıtlarının değerlendirilmesi tavsiye edilmiştir[68].
Fransa'da beyin ölümüne karar verebilmek için, beynin hareketsiz kaldığının EEG ile en az 6 saat süre ile kaydedilmesi gerekmektedir[69].
Avusturya'da ise, Sağlık Kurumları Kanunu (KAG) m. 62 a'ya göre, ağrı reaksiyonu olmaksızın derin koma, kas atonisi, ışığa karşı pupilla (göz bebeği)'nın genişleme reaksiyonunun bulunmaması, spontan solunumun sona ermesi ve merkezi reflekslerin kesilmesi halinde beyin ölümüne hükmedilebilir. Bu hallerde beyin ölümü ilke olarak uzman biri tarafından EEG ile tespit edilmeli veya Angiogram istenmelidir[70].
Almanya'da da Alman Cerrahi Derneği bu konuda ayrıntılı bir karar almıştır. Kararda önce klâsik ölüm belirtileri sayılmış, daha sonra ne zaman beyin ölümünün gerçekleşeceği bildirilmiştir[71]. Kararın beyin ölümü ile ilgili kısmı şu şekildedir:
Beyin ölümü şu takdirde kalbin durmasından önce de sabit olmuş sayılır: Beyin dışarıdan gelen cebrî tesirlerle veya kafatası içinde tazyik artışıyla doğrudan doğruya hasara uğrar ve;
1) Merkezî sinir sisteminin 12 saaten fazla süren aşağıdaki hitam tezahürleri tahakkuk ederse:
a) Şuur kaybı
b) Spontan solunumun sona ermesi
c) Çift taraflı midriasis
d) Bir saatlik devamlı müşahede süresinde EEG'nin izoelektrik çizgi göstermesi
e) 12 saat geçtikten sonra, a, b, c kıstaslarının devamı ve EEG'de izoelektrik hattın tekrarı.
2) Kafatası içinde angiografik usulle isbat edilen deveran durması en az 30 dakika devam ederse,
beyin ölümünden söz edilebilir.
Bu karardan sonra, 1982 yılında Alman Tabipler Odası İlmî Konseyi beyin ölümünün hangi metotlarla tespit edileceğini belirleyen bir tavsiye kararı vermiştir. Karar şu şekildedir[72]:
"Beyin ölümü, vücudun kan dolaşımı halâ devam ederken beyinin bütün fonksiyonlarının irreversibl olarak iflâs etmesidir. Bunun için hastaların istisnasız olarak spontan solunumu olmamasından dolayı nefes almaya çalışmaları yeniden kontrol edilmelidir. Beyin ölümü insanın ölümüdür. Ölüm, eğer uygun gözlem süresi içinde ilâve teşhis cihazları ile ispat edilebilirse, aşağıda sayılan beyin ölümü kıstasları mevcutsa -kalbin ve solunumun durması dışında- bu kıstaslardan da tespit edilebilir.
Ayrıca, aşağıdaki tespitler ve muayene sonuçları bu yardımcı karara göre ölüm zamanının tespitine hizmet ederler:
1) Şartları
a) Ağır şartlara ulaşmış mevcut bir birinci veya ikinci derecede beyin hasarı.
b) Zehirlenme hariç olmak üzere, adale sinirleri blokajı, birinci derecede soğuma, kan dolaşımı şoku veya metabolizmal koma olarak muhtemel sebepler ya da çalışma merkezinde beyin fonksiyonunun esaslı sebeplerle sona ermesi.
2) Beyin Fonksiyonunun Ortadan Kalkmasının Belirtileri
Beyin ölümü büyük beyin fonksiyonları ve beyin kökü fonksiyonlarının irreversibl olarak kaybı ile belirir.
a) Koma.
b) Spontan solunumun kaybolması.
c) Pupilla'nın dik bir ışık tutulduğunda bir midriatik etki olmaksızın genişlememesi.
d) Göz merceği - Zephalen refleksinin yok olması.
e) Kornea refleksinin yok olması.
f) Trigenimusbereich'da ağrı çekme reaksiyonunun yok olması.
g) Gırtlak - Soluk borusu refleksinin yok olması.
Bütün bu muayene sonuçlarını mutabık kalınan iki araştırmacı tespit etmiş olmalıdır".
Kararın devamında, bu araştırmaların nasıl yapılacağı konusunda da ayrıntılı bilgiler verilmiştir.
Nihayet, Dünya Tıp Birliği de Madrit'de yapılan XXI. Genel Kurul Toplantısı'nda beyin ölümünün tespit edilebilmesi için gerekli olan şartların neler olduğunu tespit etmiştir. Buna göre, beyin ölümünden söz edebilmek için sinir sisteminin ölmüş olduğu, tam ve devamlı midriasis (her iki göz bebeğinin genişlemesi), reflekslerin tamamen kaybolması, EEG muayenesi ve müteaddit beyin biopsileri ile tespit edilmelidir. Ayrıca spontan solunum ve dolaşım durmuş olmalı, bütün reanimasyon metotları denenmiş ve sonuç alınamamış olmalıdır. Bu hususta bir uzmanlar grubu karar vermelidir[73].
Türkiye'de ise ilk defa Türk Tabipler Birliği, Dünya Tıp Birliği'nin vermiş olduğu karar doğrultusunda bir komite kararı vermiş ve bu kararla bir yandan beyin ölümünü kabul ederken, diğer taraftan da beyin ölümünü tespit metotlarının neler olduğunu belirtmiştir. Karara göre beyin ölümünün gerçekleşmiş sayılabilmesi için şu şartların bulunması gerekir[74]:
a) İki taraflı ve devam eden midriasis,
b) Bütün reflekslerin tam kaybı,
c) Solunum ve dolaşımın spontan çalışmasının durması ve ancak reanimasyon tedbirleri ile sağlanması, reanimasyon tedbirleri yeterli sürece uygulandığı halde normal solunum ve dolaşımın sağlanamayacağına karar verilmesi,
d) Beynin fonksiyon yapmadığının EEG metoduyla tespit edilmesi, EEG'nin aktif hiçbir belirti göstermemesi ve yeniden canlandırma metotlarıyla da aktif hiçbir belirti göstermemeye devam etmesi,
e) Ölümün tespiti için bu kıstasların tek tek değil, bütününün göz önünde tutulması zarurîdir. Hekimin karar ve yargısı ölüm tespitinde de en önemli yetkiyi taşımaktadır.
Türk Tabipler Birliği'nin vermiş olduğu bu karara rağmen mevzuatımızda bu konuda bir boşluk vardı ve yakın zamana kadar herhangi bir düzenleme yapılmamıştı. Fakat, Organ Nakli Merkezleri Yönetmeliği[75] ile boşluk giderilmiş ve yönetmeliğin ekinde beyin ölümünün hagi kıstas ve metotlarla tespit edileceği ayrıntılı bir şekilde düzenlenmiştir. Bu yönetmelikle getirilen düzenleme şu şekildedir:
"Beyin Ölümü Kriterleri
Tanım: Beyin ölümü klinik bir tanıdır ve beyin fonksiyonlarının tam ve irreversibl kaybıdır.
İrreversibl komanın temel bulguları:
I) Beyin ölümüne karar vermek için komanın aşağıdaki nedenlere bağlı olmaması
A- Primer hiportemi
B- Hipovolemik ya da hipotansif şok
C- Geriye dönüşüm sağlayabilecek intoksikasyonlar (barbi-türat ve diğer sedatifler, depresan ve narkotik ilaçlar) ile metabolik ve endokrin bozukluklar
II) Bilincin tam kaybı
III) Spontan hareketin bulunmaması ve ağrılı uyaranlara yanıt alınmaması
IV) Spontan solunumun bulunmaması
V) Beyin sapı reflekslerinin tamamen kaybolması
A- Pupiler dilate ve / veya fiks ışık reaksiyonu alınaması
B- Kornea refleksi yokluğu
C) Vestibilo - oküler refleks yokluğu
D) Okülosefalik refleks yokluğu
E) Palatal ve trakeal reflekslerin yokluğu
VI) Apne testi (pasif oksijen verilerek respiratörün bir kaç dakika çekilmesi ve spontan solunumun gelmediğinin kontrolu, kan gazı bakılabiliyorsa pCO2 60 mmHG ve üzerinde olmasına rağmen spontan solunumun bulunmaması)
* Daha önce tanısı konulmuş bir nedenle hasta irreversibl koma tablosuna girmişse en az 12 saat, etyolojisi bilinmeden gelişen tablolarda en az 24 saat bu koşulların değişmeden devamlılığı gözlenmelidir.
* Etyolojisi belirlenmemiş irreversibl komada, hekimler kurulunun uygun göreceği bir yöntemle klinik bulgular teyit edilebilir.
* Hasta yakınına beyin ölümü deklare edildikten sonra organ bağış izni alınama-dığında, hastaya uygulanan tıbbî destek kesilir".
Mevzuatımızda ölümün tespiti ile ilgili en son düzenleme Organ Nakli Merkezleri Yönetmeliği ile yapılan düzenlemedir. Bu nedenle ölümün tespitinin, sözkonusu yönetmelik hükümleri çerçevesinde ve bu yönetmelikte belirlenen metotlarla yapılması gerekmektedir.
III. ÖLÜMÜ TESPİT YETKİSİ
Ölüden yapılan nakillerde başarı şansının yüksek olması, nakledilecek olan organın kısa bir süre içerisinde kadavradan alınması ve vakit kaybetmeden alıcıya aşılanmasıyla doğru orantılıdır. Vericinin yaşatılabilmesi için solunumun ve kalp atışlarının uzun süre sun‘î cihazlanla devam ettirilmesi halinde alınacak olan organın elverişliliğinin olumsuz yönde etkilendiği kabul edilmektedir[76]. Bu nedenle, kadavradan alınacak olanorganın erken alınabilme imkânında, hem alıcının hem de nakli gerçekleştirecek olan hekimin menfaati vardır. Diğer taraftan, vericinin de bu konuda korunmaya değer bazı menfaatleri bulunmaktadır. Vericinin menfaati, ölümüne kadar her hasta gibi kendisine iyi bakılması ve ölümün vaktinden evvel tespit edilerek hayat hakkının ihlâl edilmemesi konusunda herhangi bir endişesinin olmamasıdır[77]. İşte bu noktada, bağışçının menfaatleri ile alıcının ve nakli yapacak hekimin menfaatleri arasında bir çatışma ortaya çıkmaktadır. Hukuk düzeni, çatışan menfaatler arasında bir denge kurmak ve her iki menfaati de çok iyi korumak zorundadır. Bu da, ölümü tespit etme işi ile nakil işinin farklı hekimlere ait olmasını gerektirir[78]. Zira, herhangi bir şekilde nakli yapacak hekimin ölümü de tespit etmesi ya da bu konuda etkili olması, onun iyi niyetli olarak veya şuursuzca vericinin ölümünü erken tespit etmesi sonucunu doğurabilir[79]. Ayrıca, nakli yapacak olan hekim, meslekî hırs ve ihtiraslarından dolayı ölüm zamanını öne almak iseyebilir[80]. Böyle bir tehlike ise ancak nakli yapacak hekim ile ölümü tespit edecek hekimin yetkilerinin ayrılması ile azaltılabilir[81].
Bu hususta doktrinde[82] ittifak sağlandığı gibi, organ nakli konusunda bağlayıcı bir kanunu olmayan Federal Almanya gibi ülkelerde de uygulama bu yönde gelişmiştir[83]. Mevzuatı olan ülkeler ise konuyu aynı şekilde düzenlemişlerdir[84].
Alman Hukuku'nda ölümün iki hekim tarafından tespit edilmesi gerektiği ve bu hekimlerin hiçbir zaman nakle ya da nakille ilgili herhangi bir muameleye iştirak edemeyeceği belirtilmiştir[85]. Ayrıca, vericinin hekiminin ya da bunun dışındaki başka bir hekimin ölümü tespit edebileceği, fakat nakil alıcısının ya da yakınlarının aile hekiminin ölümü tespite yetkili olmadığı ileri sürülmüştür[86].
Avusturya Hukuku'nda kabul edilen düzenleme ise biraz daha farklıdır. Sağlık Kurumları Kanunu (KAG) § 62 a/2'de yeralan hükme göre, mesleğini icra etmeye yetkili bağımsız bir hekim tarafından yapılan tespit yeterlidir. Bu hekim, uzman bir hekim olabileceği gibi pratisyen de olabilir. Fakat ölümü tespit eden hekim ne organ alabilir ne de herhangi bir şekilde nakle müdahele edebilir. Bu düzenlemenin gayesi menfaatler çatışmasını engellemektir[87].
KAG'de yeralan hükmün lâfzından bu sonuç çıkmakla beraber, doktrinde[88], Avusturya Hukuku'na göre ölümün tespit edilebilmesi için daha başka şartların da aranabileceği ileri sürülmüştür. Buna göre, kanunun aradığı bu şartlar asgari şartlardır. Oysa ölümün tespiti işi son derece teknik bir iştir ve oldukça karmaşık araştırma metotlarının kullanılmasını gerektirir. Bu nedenle, ölümü tespit edecek hekimlerin bu metotlar konusunda bilgi sahibi olması şartı aranmalıdır. Beyin ölümünün tespiti açısından düşünüldüğünde mutlaka bir nörolog, bir EEG uzmanı ve/veya bir radyolog görevlendirilmeli ve ölümü tespit işi uzman bir ekibe yaptırılmalıdır. Her uzman hekim de yaptığı işi kendi uzmanlık dalı ile sınırlandırmalıdır.
Türk Hukuku'nda ise ölümü tespit yetkisi Organ Nakli Kanunu'nda düzenlenmiştir. Kanuna göre, tıbbî ölüm halinin biri kardiolog, biri nörolog, biri nöroşirürjiyen ve biri de anesteziyoloji ve reanimasyon uzmanından oluşan 4 kişilik hekimler kurulu tarafından oybirliği ile tespit edilmesi gerekir (m. 11). Ayrıca, "alıcının müdavi hekimi ile, organ ve doku alınması, saklanması, aşılanması ve naklini gerçekleştirecek olan hekimlerin, ölüm halini saptayacak olan hekimler kurulunda yer almaları" da yasaklanmıştır (m 12).
Böylece, Alman Hukuku'nda da benimsenmiş olan çözüm tarzına benzer bir çözüm kabul edilmiş ve nakli yapacak hekim ile alıcının hekiminin ölümün tespitinde etkili olmaları önlenmiştir. Bununla da kalınmamış, Alman Hukuku'nda genellikle hekimler kurulunda iki kişinin bulunması yeterli görülürken, Organ Nakli Kanunu ile, uzman hekimlerden oluşan dört kişilik bir heyetin ölüm halini tespit edeceği hükme bağlanmak suretiyle son derece isabetli bir düzenleme yapılmıştır. Yapılan bu düzenlemelerle bir yandan ölümü tespit edecek hekimlerin tarafsızlıkları temin edilmiş, öte yandan da ölümün meydana gelip gelmediği konusunda ortaya çıkabilecek olan tereddütler asgariye indirilmiştir[89].
IV. SONUÇ
Öyle anlaşılıyor ki, organ nakli olgusu beyin ölümü anlayışının kabulünü zarurî hale getirmektedir. Doktrinde de genel temayül bu yoldadır. Bu zamana kadar beyin ölümünün lehinde ve aleyhinde doktrinde çeşitli görüşler ortaya atılmış ve uzun tartışmalar yapılmıştır. Bu konudaki tartışmalar en azından yakın gelecekte biteceğe de benzememektedir. Fakat Organ Nakli merkezleri yönetmeliğinin yürürlüğe girmesiyle pozitif hukukumuz açısından sorun çözülmüş ve beyin ölümü anlayışı açıkça kabul edilmiştir.
Bize göre de, klâsik ölüm anlayışının terkedilerek beyin ölümü anlayışının kabul edilmesi isabetli olmuştur. Çünkü, beyni ölen bir insanın sun‘î cihazlarla kalbinin çalıştırılması ve nefes almasının sağlanması onun canlı olduğunu göstermez. Kalp, vücuttan ayrıldıktan sonra da çalıştırılabilir. Ayrıca, duran kalp tekrar çalıştırılabileceği gibi, solunum sona erdikten sonra da belli bir süre kişi hayatiyetini devam ettirebilmektedir[90]. Bu nedenle, beyni ölen bir kimseyi artık "ölü" olarak kabul etmek gerekir. Bu andan itibaren de hekimin hastayı tedavi etme mükellefiyeti sona erer[91]. Fakat beyin ölümü tespit edilirken son derece titiz davranılmalı, gerekli testler eksiksiz olarak yapıldıktan sonra ölüme karar verilmelidir. Eğer yönetmelikte öngörülen bütün testler yapıldığı halde kişinin öldüğüne kesin olarak karar verilemiyorsa, diğer ölüm belirtilerinin de ortaya çıkması beklenmeli ve nihaî karara kadar hastaya tıbbî destek sağlanmalıdır.
Organ Nakli Merkezleri Yönetmeliği ile açıkça beyin ölümünün kabul edilmesi bu alandaki belirsizlik ortadan kaldırılmıştır. Bununla beraber bazı tereddütler tam olarak giderilememiştir.
Bu tereddütlerin başında, ölüm tespit edilirken yönetmelikle belirlenen beyin ölümü kıstaslarının tam olarak uygulanıp uygulanmayacağı endişesi gelmektedir. Daha açık bir deyişle, acaba bütün hastaneler bu testleri yapabilecek donanıma sahip midir? Bunun da ötesinde, ölümü tespit edecek olan hekimler bu testlerden bazılarını yeterli görür ve bir kısmını yapmayı ihmal ederlerse ne olacaktır? Beyin ölümünün gerçek bir ölüm olup olmadığı tartışmaları devam ederken, bir de bu testlerin eksik yapılma endişesi, özellikle biyolojik madde vermeyi düşünen kişileri kararsızlığa sevketmektedir.
Öte yandan, beyin ölümü ile bitkisel hayat genellikle birbirine karıştırılmaktadır. Beyin ölümüne yönelik itirazlar da genellikle bu yüzden ortaya çıkmaktadır. Oysa bitkisel hayata giren bir kimsede beyin ölümünün belirtileri yoktur. Hastanın gözleri spontan olarak veya sesli uyarılara karşı açılabilir. Fakat izleme hareketleri yoktur. Hastada uyku - uyanıklık siklosu vardır ve kan basıncı ile solunum spontan olarak devam eder. Beyin sapı ve spiral refleksler şiddetlenmiştir. Çoğunlukla amaçsız çiğneme hareketleri vardır Ayrıca, bitkisel hayata giren kişilerin uzun yıllar yaşaması mümkündür. Öyle ki, bitkisel hayata girdiği halde 37 yıla kadar yaşayanlar olmuştur[92]. Fakat beyin ölümünde bu belirtilerin hiçbiri mevcut değildir. Nitekim, beyin ölümü tespit edilirken, spontan solunumun olmaması ve özellikle reflekslerin kaybolması aranmaktadır[93]. Bu nedenle, bitkisel hayata girmiş olan kişiler ölü kabul edilerek organ alınamaz[94].
Oysa doktrinde bitkisel hayata girmiş olan kişilerin de verici olabileceği ileri sürülmüştür[95]. Bu görüşe katılmak mümkün değildir. Çünkü bitkisel hayata girmiş olan kişiler de henüz hayattadır ve onların da günün birinde iyileşme ihtimalleri az da olsa vardır. Bu kimselerden organ alınmasına ne hukuk, ne de ahlâk kuralları izin verir.
Sonuç olarak, beyin ölümünün meydana geldiği tam olarak tespit edilmeden hiçbir hastadan organ alma yoluna gidilmemelidir. Beyin ölümünün gerçekleşip gerçekleşmediğine yönetmelikte öngörülen bütün inceleme ve tahliller titizlikle yapıldıktan sonra karar verilmelidir. Eğer bu konuda kesin bir kanaat oluşmamışsa hastadan organ alınmamalı ve kesin teşhisin konulması beklenmelidir.
BİBLİYOGRAFYA
Akçay, M. : Organ Nakli ve Ölüm, Milliyet 8.5.1968.
Akünal, T. : "2238 Sayılı Organ ve Doku Alınması, Saklanması, Aşılanması ve Nakli Hakkındaki Kanun" Açısından Hekimin Hukuki Sorumluluğu Üzerine Düşünceler, Sorumluluk Hukukundaki Yeni Gelişmeler V. Sempozyumu, MHAUM. İstanbul 1983, s. 19 - 30.
Atabek, E. : Organ Nakli ve Hekimler, Cumhuriyet, 11.5.1968 (Atabek, Cumhuriyet).
Baykal, A. : Organ Nakli, AD. l969, S. 5, s. 298 vd.
Bayraktar, K. : Hekimin Tedavi Nedeniyle Cezaî Sorumluluğu, İstanbul 1972.
Bilge, Y. : Organ Naklinde Karşılaşılan Güçlükler ve Adli Tıp Cephesi, Dirim, Ocak, Şubat 1992, Yıl 67, S. 1-2, s. 24 vd.
Bilgin, A. : Hayat İçin Elzem Organların Naklinde Başlıca Hukukî Problemler ve Çözüm Yolları Üzerinde Bir Deneme, İstanbul 1968
Bilgin, N. : Organ Transplantasyonunun Etik ve Yasal Yönü, Doku ve Organ Transplantasyonları (Editör, M. Haberal), Ankara 1993 , s. 9 - 26 (Bilgin, N).
Cartens, T. : Das Recht der Organtransplantation, Frankfurt am Main - Bern - Las Vegas 1978.
Coste - Floret, P. : (Çev. İskender Tepebaşılı) Hukuk ve Ahlâk Karşısında Kalp Nakli, AD. 1970, C. 61, s. 5, s. 312 - 327.
Dönmezer, S. : Ölümün Hukukça Tarifi, Yeni İstanbul, 28.11.1968.
Dural, M. : Türk Medeni Hukukunda Gerçek Kişiler, Gözden Geçirilmiş Üçüncü Bası, İstanbul 1987.
Erem, F. : Organ Nakli Hakkında Kanun, YD. S. 4, 1979, s. 707 vd.
Geilen, G. : Medizinischer Fortschritt und juristischer Todesbegriff, JZ. 1968, s. 372 - 396.
------------ : Neue juristisch-medizinische Grenzprobleme, JZ. 1968, s. 145 - 152 (Geilen, Neue).
Giesen, D. : Die zivilrechtliche Haftung des Arztes bei neuen Behandlungsmethoden und Experimenten, Bielefeld 1976.
Gürzumar, O. B. : Özel Hukukumuzda Organ Nakli ve 2238 Sayılı Yasa Üzerine Düşünceler, ABD. Mayıs 1991, S. 3, s. 364 - 389.
Gütgemann, A. / Käufer, C. :Organentnahme und Transplantation, DMW. 1971, s. 609 - 614.
Haylamaz, R. : İslâm Hukukuna Göre Organ ve Doku Nakli, İzmir 1993.
Heinitz, E. : Rechtliche Fragen der Organtransplantation, Berlin 1970.
Hinderling, H. : Nochmals zur Frage der Zulässikeit von Organübertragungen, SJZ. 1969/15, s. 234 - 238.
-----------------------: (Çev. Erdener Yurtcan), Organ Aktarmasının Ortaya Çıkardığı Hukuk Sorunları, MHAD. 1969, S. 5, s. 419 - 425 (Hinderling, Organ).
----------------- : Die Organtransplantation, in der heutigen Sicht des Juristen, SJZ. 1979/3, s. 37 - 43 (Hinderling, Die Organtransplantation).
İçel, K. : Kalb Nakillerinde Cezai Sorumluluk İhtimali, Akşam, 17.2.1968.
Kaufmann, A. : Zur etischen und strafrechtlichen Beurteilung der sogenannten Früheuthanasie, JZ. 1982, s. 481 - 487.
Keskinel, M. K. : İnsandan İnsana Organ Nakli ve Sorunları, Akşam, 27.4.1968.
Kırbaş, D. : Organ ve Doku Nakli Yasası Üzerine, Cumhuriyet, 16.11.1992.
Kohlhaas, M. : Zur Feststellung des Todeszeitpunktes Verstorbener, DMW. 1993, s. 412 - 414.
---------------------:Nochmals: Zur Feststellung des Todeszeitpunkts, DMW. 1968, s. 1575 vd. (Kohlhaas, Nochmals).
Kopetzki, CH. :Organgewinnung zu Zwecken der Transplantation, Wien - New York 1988.
Laufs, A./ Uhlenbruck, W. / Genzel,H. / Kern, B. R. / Krauskopf, / D.Schlund, G. H. / Ulsenheimer, K. :Handbuch des Arztrechts, München l992 (Laufs/Uhlenbruck).
Lüttger, H. : Neue Probleme um den Todesbegriff im Strafrecht der Bundesrepublik Deutschland, AÜHFD. 1971, C. 28, S. 1 - 4, s. 179 - 295
Neuhaus, G. : Medizinische Probleme bei der Todeszeitfeststellung nach erfolgloser Reanimation, JZ. 1968, s. 397 - 402.
Özdemir, S. : Organ ve Doku Nakli İle İlgili Hukuki Gelişmeler, YD. 1976, C. 2, S. 1 - 4 s. 103 vd.
Özsunay, E. : Gerçek Kişilerin Hukukî Durumu, 5. Basım, İstanbul 1982.
Öztan, B. : Şahsın Hukuku, Hakiki Şahıslar, Gözden Geçirilmiş 3. Baskı, Ankara 1990.
-------------: Organ Nakli, Türk Kadın Dernekleri Federasyonu Dergisi, s. 23 - 32.
Öztürel, A. : Organ Transplantasyonlarının Adlî Tıp Yönleri, AÜHFD. 1973, C. XXX, S. 1 - 4, s. 458 - 492 (Öztürel, Organ).
Schönig, R. : Zur Feststellung des Todeszeitpunktes, NJW. 1968/5, s. 189 - 190.
Schreiber, H. L. / Wolfslast, G. : Ein Entwurf für ein Transplantationgesetz, MedR. 1992/4 s. 189 - 195.
Schreiber, H. L. : Kriterien des Hirntodes, JZ. 1983/15 - 16, s. 593 - 596.
Spann, W. : Rechtliche Probleme der Organtransplantation, Med Welt, 1981/47, s. 1782.
Strätz, H. W. : Zivilrechtliche Aspekte der Rechtstellung des Toten Unter besonderer berücksichtigung der Transplantationen, Paderborn 1971.
Toroslu, N. :Organ Aktarma ve Cezaî Sorumluluk, AÜHFD. 1978, C. XXXV, S. 1 - 4, s. 91 - 118.
Tunçomağ, K. : Organ Nakli Açısından Ölüm Anının Tesbiti, Milliyet, 23.4.1968, (Tunçomağ, Milliyet).
Vogel, H. J. : Zustimmung oder Widerspruch, NJW. 1980/12, s. 625 vd.
Wasmuth, C. E. : Legal Aspects of Organ Transplantation, Read at the 40th Congress of the International Anesthesia Research Society, February 27 - Marc 3, 1966, Bal Harbour, Florida, Anesthesia and Analgesia, C. 46 No: 1, 1967, s. 25 - 28.
Yaltkaya, K. : Organ Bağışı Kaynakları, Sendrom, Yıl 4, S. 4, Temmuz 1992, s. 60 - 62.
Zenker, R. / Pichlmaier, H. : Organverpflanzung beim Menschen, DMW. 1968, s. 713 - 720.
Zevkliler, A. : Medeni Hukuk, Giriş ve Başlangıç Hükümleri, Kişiler Hukuku, Aile Hukuku, İzmir 1992.
* Türk Hukuk Enstitüsü Dergisi, Yıl 1, Sayı 7 Haziran 1996, s. 3 -13.
[1] Kopetzki, 38; Toroslu, 104.
[2] Geilen, 378; Özsunay, 213; Toroslu, 106.
[3] Kohlhaas, 412.
[4] Geilen 373 vd.; Toroslu, 105; Özdemir, 107.
[5] Haylamaz, 169.
[6] Coste - Floret, 318; Aykaç, 33; Toroslu, 105.
[7] Geilen, 376 ve Neue, 149; Lüttger, 280; Neuhaus, 397; Öztürel, Organ, 457; Aykaç, 32; Haylamaz, 167; Keskinel, Akşam, 27.4.1968; İçel, Akşam, 17.2.1968; Kırbaş, Cumhuriyet 16.11.1992.
[8] Geilen, 384; Lüttger, 287; Gütgemann / Käufer, 609; Kaufmann, 486; Bilgin, 19.
[9] Kopetzki, 38; Toroslu, 104.
[10] Bilgin, 9.
[11] Wasmuth, 27; Tunçomağ, Milliyet, 23.4.1968.
[12] Hinderling, Organ, 421.
[13] Tunçomağ, Milliyet, 23.4.1968.
[14] Kopetzki, 36; Schreiber, 593; Schönig, 189; Kohlhaas, 414; Coste - Floret, 320; Geilen, Neue, 149; Bayraktar, 183; Gürzumar, 374; Özsunay 213; Öztan, 19; Dural, 24; Zevkliler, 482; Akünal, 22; Erem, 711; Aykaç, 33; Keskinel, Akşam, 27.4.1968; İçel, Akşam, 17.2.1968.
[15] Akünal, 22; Erem, 711; Özsunay, 213; Bayraktar, 183; Dural, 24.
[16] Kopetzki, 37; Öztan, 19.
[17] Lüttger, 281.
[18] Bilgin, 11.
[19] Schreiber, 593; Özsunay, 214; Bayraktar, 183 - 184; Dural, 24.
[20] Zevkliler, 483.
[21] Bilgin, 12; Akçay, Milliyet, 8.5.1968.
[22] Zenker / Pichlmaier, 715; Bilgin, 11.
[23] Wasmuth, 27; Bilgin, 11.
[24] Bilgin, 12 - 13.
[25] Kopetzki, 36; Schreiber, 593; Laufs / Uhlenbruck, 770; Bayraktar, 184; Özsunay, 214; Akünal, 22; Toroslu, 107; Tunçomağ, Milliyet, 23.4.1968.
[26] Schreiber, 593; Erem, 711; Bayraktar, 185; Bilgin, 14.
[27] Kopetzki, 38; Laufs / Uhlenbruck, 770; Spann, 1782; Erem, 711; Öztürel, 35.
[28] Zenker / Pichlmaier, 716; Laufs / Uhlenbruck, 770; Wasmuth, 27; Dural, 24; Bayraktar, 185; Özsunay, 214.
[29] Bayraktar, 184; Özsunay, 214; Dural, 24; Zevkliler, 483; Bilgin, 14 - 16; Gürzumar, 375; Akünal, 22; Öztan, Organ, 30.
[30] Bilgin, 17.
[31] Erem, 711; Akçay, Milliyet, 8.5.1968.
[32] Erem, 711; Dönmezer, Yeni İstanbul, 28.11.1968.
[33] Toroslu, 106.
[34] Toroslu, 106, Bayraktar, 186 - 187.
[35] Coste - Floret, 320.
[36] Bilgin, 14 vd.
[37] Bilgin, 15 - 16.
[38] Bilgin, 17 - 18.
[39] Bilgin, 26 - 27.
[40] Haylamaz, 181 - 183.
[41] Haylamaz, 178 - 180.
[42] Özsunay, 214; Bilgin, 28; Gürzumar, 375; Toroslu, 108; Bayraktar, 188, N. 216.
[43] Kopetzki, 183 vd.
[44] Schreiber, 594; Laufs / Uhlenbruck, 770 - 771.
[45] Toroslu, 107 - 108; Bayraktar, 188, N. 216; Özsunay, 216; Bilgin, 28.
[46] Giesen, 31; Zevkliler, 484; Gürzumar, 375.
[47] Gürzumar, 375, N. 37 b.
[48] Giesen, 32; Özsunay 215; Gürzumar, 375.
[49] Giesen, 31; Toroslu, 107; Zevkliler, 484; Gürzumar, 375.
[50] Toroslu, 107.
[51] Giesen, 31; Bayraktar, 188, N. 216; Özsunay, 216 N. 16.
[52] Giesen, 32; Özsunay 215.
[53] Wasmuth, 27; Bilge, 24.
[54] Özsunay, 213; Gürzumar, 374.
[55] Özsunay, 216, Bilgin, 27.
[56] Giesen, 31 - 32; Zevkliler, 484.
[57] Kararın tam metni için bak. Bilgin, 72 vd.
[58] Aynı görüşte, Bilgin, 73; Ayrıca bak. Zevkliler, 484; Özsunay, 216; Gürzumar, 375; Akünal, 23.
[59] Bayraktar, 186; Özsunay, 217; Gürzumar, 375, N. 37 b; Toroslu, 108, N. 56.
[60] Bak. Erem, 712; Akünal, 23; Gürzumar, 383. Bu konuda aynı görüşte olan Kohlhaas'a göre de, ölümü tespit yetkisi hekimlere ait olmalıdır. Çünkü kanun koyucunun bütün tespit metotlarını tek tek düşünerek kazuistik olarak bir düzenleme yapması mümkün değildir Bak. Kohlhaas, 414 ve Nochmals, 1575.
[61] Bayraktar, 147 ve Organ, 19.
[62] Öztürel, 36; Aykaç, 39.
[63] Öztürel, 36; Aykaç, 41.
[64] Öztürel, 36; Öztürel, Organ, 458 - 459; Aykaç, 40.
[65] Öztürel, 36 - 37; Aykaç, 40 - 41.
[66] Kopetzki, 187; Giesen, 32; Schreiber, 594; Laufs / Uhlenbruck, 770 - 771; Özsunay, 215; Bilge, 24 - 25; Bilgin, 28 - 29; Öztürel, Organ, 60;
[67] Giesen, 32; Özsunay, 215.
[68] Bilge, 24 - 25.
[69] Bilgin, 28; Öztürel, Organ, 60.
[70] Kopetzki, 187.
[71] Kohlhaas, Nochmals, 1575; Giesen, 32; Geilen, 393 vd; Özsunay, 215; Bilgin, 29.
[72] Karar için bak. Schreiber, 594; Laufs/Uhlenbruck, 770 - 771.
[73] Atabek, Cumhuriyet, 11.5.1968; Bilgin, 27; Baykal, 301.
[74] Bilgin, 72; Baykal, 303; Akünal, 23; Özsunay, 216; Zevkliler, 484.
[75] RG. 20.8.1993, S. 21674
[76] Hinderling, Organ 421 ve Die Transplantation, 67; Akünal, 23.
[77] Cartens, 92; Strätz, 11.
[78] Cartens, 92.
[79] Cartens, 93.
[80] Akünal, 23.
[81] Cartens, 93.
[82] Cartens, 93; Kopetzki, 192; Hinderling, 234.
[83] Cartens, 93.
[84] Bu ülkeler için bak. Cartens, 93, N. 43.
[85] Schreiber / Wolfslast, 194; Vogel, 626.
[86] Heinitz, 27.
[87] Kopetzki, 192 - 193.
[88] Kopetzki, 193.
[89] Aynı görüşte, Gürzumar, 384; Akünal, 23 - 24.
[90] Zenker / Pichlmaier, 715 - 716; Laufs / Uhlenbruck, 770; Dural, 25; Bayraktar, 185; Özsunay, 214; Bilgin, 11 - 12; Akçay, Milliyet, 8.7.1968.
[91] Kaufmann, 485.
[92] Yaltkaya, 60.
[93] Kopetzki, 187; Giesen, 32; Schreiber, 594; Laufs / Uhlenbruck, 770 - 771; Özsunay, 215; Bilge, 24 - 25; Bilgin, 28 - 29; Öztürel, Organ, 60.
[94] Aksi görüş için bak. Yaltkaya, 60 vd.; Bilgin, N., 14 vd.
[95] Yaltkaya, 60 vd.; Bilgin, N., 14 vd.